Hani yıllardır “Türkiye’de yapılan siyasi mücadele değil rejim kavgasıdır!” diyorduk ya, artık kartların açılması noktasına geldik. Biçimsel olarak bizde de siyasi partiler var, dünyanın başka ülkelerinde de. Onlar da seçim yapıyor, parlamento topluyor, biz de! Bu yüzden ilk bakışta birbirimize benzermiş gibi görünüyoruz. Ama arada temel bir fark var: Batı demokrasileri gibi durmuş oturmuş sistemlerde, partiler değişik yönetim anlayışlarını tartışıyor. Bizde ise ülkenin kuruluşu tartışılıyor: Ülkeyi bir şirkete benzetirseniz; “Nasıl daha başarılı oluruz?” hesapları yerine, “Gelin bu şirketin kuruluş sözleşmesini tekrar gözden geçirelim; ortaklıkları, hisseleri, payları, ilkeleri yeniden oluşturalım” kavgası yapılıyor. Düğüm hâlâ 1923’te! Bir kesim diyor ki: “1923’teki kuruluşta bizim hakkımız yendi. Gelin bu işi tekrar gözden geçirelim. Kurtuluş Savaşı’nda kan dökmüş olan Kürtleri asli kurucu unsur olarak kabul eden bir sistem oluşturalım.” Öteki kesimin tezi şu: “1923 rejimi, bu ülkede İslam’ı dışladı, inançlı insanlara zulmetti, şimdi artık bunun değişmesi zamanı geldi.” İki teze de karşı çıkan kurulu düzen ise “Bu dedikleriniz olamaz, her şey aynı kalmalı” diyor. Yani üç kutuplu Türkiye! Yıllardan beri gizli kapaklı yürütülen bu mücadele, 2007 Türkiye’sinde bir hesaplaşmaya dönüşmek üzere. Anayasa tartışmalarının yanı sıra, her şeyi sembollere indirgeyen ülkemizdeki türban meselesi, başımızı derde sokacak yönde ilerliyor. Hem de büyük bir hızla! İçimde nasıl bir duygu var biliyor musunuz? Hani saatte 250 kilometre hızla giden bir araba görürsünüz, yüreğiniz ağzınıza gelir ve “Bir şey olacak!” diye korkarsınız ya, aynen öyle bir ruh durumundayım. Araba yoldan çıkar mı, virajı alabilir mi, alamaz mı, önüne çıkan engellere toslar mı toslamaz mı bilemiyorum ama yüreğim ağzımda!
