İnsanoğlu her şeye alışır. Normal olmayan koşullar bile, gündelik alışkanlıklarla pekişerek normal hale gelir. Bu yüzden Türkiye’de olup bitenler bize “normal” geliyor. Ve bu “normal”e göre yargılar üretip duruyoruz. Mesela diyoruz ki: “Bal tutan parmağını yalar!” “Çalıyor ama hiç olmazsa çalışıyor!” “Eee siyaset bu! Elbette hırs gerekir.” “Siyasi liderlerin halkın seviyesinde olması lazım ki yadırganmasın.” “Kavgasız siyaset olmaz!” “Halk kaliteden anlamaz!”Bunun gibi bir sürü “normal” yargı, aslında ne kadar anormal bir toplumda yaşadığımızı gösteriyor. Taleplerimiz körelmiş, daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu talep etmez hale gelmişiz. Kendimizi siyasetçinin cahil, kaba ve hırslısına, basın mensubunun kurnazına, ticaret adamının ahlâksızına, yerel yöneticinin hırsızına koşullandırmış ve bal tutanın parmağını yalayacağına inandırmışız. Karşımıza bu kalıplara uymayan düzgün insanlar çıktığı zaman ise, bunları bağrımıza basacağımıza yadırgıyoruz. Dışlamaya çalışıyoruz. “İyi adam; uygar, kibar, bilgili adam ama bizim bünyeye uymaz birader!” diyerek gelişmişliği kendimize ve halkımıza layık görmüyoruz. Öyle bir ön koşullanma içine girdik ki ekranlarda ve yazılı basında sadece adilik-bayağılık prim yaparmış gibi düşünüyoruz. Bunu bir ön şart olarak kabul ediyoruz. Eğer bir yaratı, içinde kültür ve incelmişlik öğeleri barındırıyorsa “Tutmaz bu kardeşim” önyargısıyla onu çöpe atmaya hazırlanıyoruz. Böylece cehennem kazanlarının kaynadığı ateşe birkaç odun da biz atmış oluyoruz.Bu açıdan bakınca hemen görülüyor ki sorunun temeli halkta değil, halk adına karar veren çevrelerde. Bu çevrelerin en önemli temsilcisi ise siyasi partilerin kendi içine kapalı delege sistemi ile halkın zevk ve beğenilerine ipotek koyanlar. Türkiye ne yapıp edip bu çemberi kırmalı ve her alandaki “temsil” sorununu aşmalı. Çünkü bu halk gerektiği gibi temsil edilmiyor.
