Dün New York’ta Drom Club’ta Veda filminin gösterimi, söyleşi ve “Bliss“ (Mutluluk) romanımın kitap imzasına katıldım. Yayınevim St. Martin’s Press yetkilileri de oradaydı. Bana roman, müzik, siyaset, sinema üzerine sorular yöneltildi. İki saate yakın bir süre bu soruları cevapladım. Tahmin edebileceğiniz soruların yanısıra bir Amerikalı gazeteci “Çok zor bir hayatınız olmuş ama hep devam etmişsiniz. Bu gücü nereden aldığınız merak ediyorum. Hiç umutsuzluğa kapılıp, artık her şey bitti dediğiniz oldu mu?“ İşte bu soru beni canevimden vurdu. Çünkü 65 yılın ardından geriye baktığım zaman ben de nasıl dayandığıma hayret ediyorum. Sıkıyönetimler, cuntalar, askeri hapishaneler, gözümü bağlayarak götürdükleri sorguhaneler, işsizlik, parasızlık, yabancı diyarlarda kuyunun dibindeki bir taş gibi kaybolmak, yasaklar, mahkemeler; basının yalanları ve sık sık linç etmesi, sürgünün acı yılları. Hiçbir suçum olmadan, sadece bu ülkeyi ve insanlarını seven bir sanatçı olarak hümanizmi, dostluğu, kardeşliği savunmamdan ötürü başıma gelen korkunç şeyler. Sonra Türkiye’ye dönüş. Ölüm tehditleri, sıkıyönetim yargılamaları ve bunlardan belki de daha korkunç olan şey: Yarı aydınların 40 yıldır bitmeyen kin ve kıskançlıkları. Bugün bile bazı faşistlerle, eski solcuların kol kola girerek bana hakaret yarışına girmeleri. Son günlerden iki örnek vereyim: Sözüm ona eski solcu bir arkadaş, Deniz Gezmiş’leri astıran, “Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz!“ diyen kişiyi savunarak bana saldırıyor. Ne hazin bir düşüş! Bir başka faşist de sinemayı ve siyaseti bırakmamı öğütleyen bir yazı yayınlıyor. İçimden “A be şapşal faşist“ diyorum. “Siyaseti yıllar önce bıraktığımı sağır sultan bile duydu. Sinemayı ise istesem bile bırakamam. Çünkü dünya basınında, Larousse ansiklopisinde ve Cannes gibi festivallerde yer alan ödülleri, övgüleri, yazıları ve filmleri yok edemem.“ Hem cahil, hem de kötü niyetli olunca ortaya böyle yaratıklar çıkıyor işte. Neyse! Soruyu soran gazeteci bütün bunları bilmiyor elbette ama “Çok çektiniz. Devam etme gücünü nereden alıyorsunuz?“ diye soruyor. Sahnede, ışıkların altında, ne kadar haklı bir soruyla karşılaştığımı ve gerçekten nasıl dayanabildiğimi soruyorum kendi kendime. Ama cevabı biliyorum. Kırk yıldır bana destek veren, şarkılarımı söyleyen, kitaplarımı okuyan, filmlerimi izleyen ve bana her zaman gönül alıcı mesajlar gönderen ve sayıları milyonlara varan dost sayesinde ayaktayım. Bana hep, onlara yaşama gücü verdiğimi yazıyorlar ama aslında ben bu gücü onlardan alıyorum. New York’ta gece otelde bilgisayarı açıyorum ve doğum günüm için gelmiş o kadar güzel mesajlar okuyorum ki, içim kamaşıyor. Hani şarkıda “Bir sözün coşkusuyla dönüyorum hayata“ diyoruz ya, aynen öyle. En üzgün anımda “Işık odağımsınız“ diyen bir mesaj içiniz aydınlatıyor. “Serenad’ı bitirdim, masaya koydum ve ayağa kalkarak alkışlamaya başladım“ diyen okurum “Ne olur tuhaf karşılamayın“ diyor. Hiç tuhaf karşılar mıyım, olsa olsa sevinirim. Bazen çok değer verdiğiniz birinden gelen sadece iki kelimecik bile yüreğinizi ışıtmaya yetiyor. Ama bir okurumun sözleri de düşündürüyor beni. İzninizle bu satırları aktarmak istiyorum: ”Bu dünyada geçirdiğin ilk 20 Haziranları düşünmeye çalışıyorum… Ne kadar çok insanın hayatında böylesine derin izler bırakacağını kimse bilmiyordu. Elbette sen de bilmiyordun. Kuşaklar boyunca çok sayıda insanla bir iletişim kuracağının anlaşılması, kim bilir kaçıncı 20 Haziran’dan sonradır. Şimdi bu gerçeğin farkına vararak yaşıyorsun. Düşüncelerinin, duygularının, sözlerinin milyonlarca insana daha onlarca yıl ulaşacağını bilerek. Henüz doğmamış olanlara da söz söylemenin sorumluluğunu hissederek. Ne büyük bir hayat bu! Ah, aralarda bazen ‘küçük tartışmalara mahkum olmak’ gibi bir kaderin de olmasaydı… Bu memleketin entel takımının, bu dönemin medya ortamının yarattığı bu kaderi aşmak… Ne büyük mutluluk!” Çoğu zaman ben de hissediyorum bunu ve kendi kendime soruyorum: Bu belalı coğrafyada adam öldürmedim, hırsızlık yapmadım, devleti soymadım, kimseye yazılı, sözlü saldırılarda bulunmadım. Sadece yazdım, besteledim, film yaptım. Halkın bunları sevmesi niye bu kadar büyük bir suç oldu? Niçin bu ülkenin yarı aydını, solcusu sağcısı yaratıya düşmandır? Niçin yeni bir romanı, filmi, albümü çıkan sanatçılara öfkeyle saldırırlar? Manşetlerden, köşelerden linç etmeye çalışırlar? Eser verememiş olmanın sıkıntısı mı acaba bu, intikam duygusu mu? O zaman ben resmen yandım. Çünkü bu alanların sadece birinde değil, bir çoğunda çalışıyorum. Karacaoğlan’ın söylediği gibi; ”Gerek asa, gerek döğeler beni!” Bu ülkede sanatçı olarak eser yaratmak büyük suçtur. Siyasi katillere bile bu kadar kızılmaz. (Öteki katillere zaten hiç kızılmaz.) Tecrübeyle sabit!
Amerikalı gazeteciye bunları anlatıyorum. Verdiğim cevap, hayatımın gerçeği. Sevgili dostlarım, Her gün bana yüzlerce teşekkür mesajı atıyorsunuz. Veda için, Serenad için, Mutluluk için, konserler, besteler için ve hep aynı cümleyi kullanıyorsunuz: ”Biz sizinle büyüdük!” Sağolun varolun, hepinize teşekkür ederim ama unutmayın ki ben de sizin sayenizde hayatta kaldım. Yoksa beni çoktan yok ederlerdi. Bu yüzden ben sizlere teşekkür borçluyum. 65. yaşıma girdiğim bugün, New York’taki bir otel odasında, duygularım bunlar. Sadece sizlerle dertleşmek istedim.
