Anılarını yazmamış, en azından hayatının bir döneminde yazmayı düşünmemiş yazar yoktur. Kimi bunu romanlarına, şiirlerine yedirerek yapar, kimi doğrudan anı kitabı yayınlar. Çocukluğunu, ailesini, gençliğini, arkadaşlarını anlatır. Bunları okumanın en güzel yanı, sadece eserleriyle tanıdığınız ya da tanıdığınızı sandığınız bir yazarın, kafa ve ruh olarak hangi etkiler altında oluştuğunu, kendisini nasıl geliştirdiğini öğrenmeye olanak tanımasıdır. Bu kitapları okumak Türkiye’deki okurlar için çok önemli. Çünkü bizde insanların zaman içinde kendini geliştirebileceğine, giderek yetkinleşebileceğine pek inanılmaz. Böyle bir gereksinme de duymaz insanlar. “Haa o mu, biliyorum” derler ve otuz yıl önce kapatılmış, çekmeceye kaldırılmış bir dosyadaki önyargıyı tekrarlarlar. Oysa, o kişi artık aynı kişi değildir. Bambaşka birisi olmuştur. Bu yüzden büyük yazarların kafa ve ruhça gelişmelerini anlatan anı kitapları, ufuk açıcı niteliktedir. Kim istemez Tolstoy’un çocukluk ve gençlik anılarını kendi ağzından öğrenmeyi, Alexander Pushkin’in “Erzurum Yolculuğu”nu ve savaşan karşı taraf (yani bizler) için ne düşündüğünü, Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Anılar” adıyla yayınladığı Sibirya sürgün günlerini.
Ben otobiyografi ve biyografiye özel olarak düşkünlüğü olan bir okurum. Biyografi yazımının Henry Troyat gibi büyük ustaları vardır ve onları okumak sizi, sevdiğiniz yazarlara çok yakınlaştırır. Kitap bitene kadar o yazarın yakın arkadaşları arasına girersiniz. İlk gençliğimdeki Hemingway tutkusu beni, onunla ilgili her türlü biyografiyi okumaya yönlendirmişti. Allem etmiş kallem etmiş, kimini kütüphanelerde bularak, kimini Kocabeyoğlu pasajının altındaki eski kitapçılardan satın alarak, bir sürü biyografisini okumuştum. Kardeşi Leicester Hemingway’in yazdığı da bunların içindeydi. Geçenlerde Amerika’da yeni bir biyografisinin çıktığını öğrendim. Adı Pilar. Bildiğiniz gibi Pilar, onun hem İspanya İç Savaşı’nda geçen “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı romanının kadın kahramanı hem de Havana’da yerleştiği Finca Vigia adlı villasının iskelesinde bağlı duran teknenin adıdır. Zaman zaman yazıdan ve insanlardan bunalan Ernest Hemingway, Pilar’a atladığı gibi Karayip denizine açılırmış. “İhtiyar Adam ve Deniz”, bu seyirler sırasında düşündüğü bir hikâye olmalı. Otobiyografi, anı, günlük en sevdiğim edebi türlerdendir dedim. Bu alanda beni en çok etkileyen kitapların başına Nikos Kazancakis’in “El Greko’ya Mektup” adlı anılarını yerleştirmem gerekir. Bu kitabı okurken İsa’yı, Marx’ı ve Buda’yı birleştirerek kendisine bir yol yaratmaya çalışan çılgın Giritli’nin yürek çarpıntıları sizi de heyecanlandırır. Onunla birlikte Aynaroz dağlarında gezerken bir badem ağacına rastlar ve “Konuş ey bacım” dersiniz. O anda ağaç baştan aşağı çiçeğe durur. Bu anılar size nasıl koca bir Egeli’nin heyecanını duyurursa August Strindberg’in “Gizli Günlük”ü de hasta bir İskandinav’ın nevrozlarına sürükler. İki kitabı arka arkaya okuduğunuzda Montesqieu’ya hak verir, ikilinin insanlar üzerinde oynadığı büyük rolü bir kez daha kavrarsınız. Roma’nın büyükleri de aşağı yukarı günlük ya da anı biçiminde kitap yazmışlardı. Andronicus, Tacitius, Cicero, Plutarkhos gibi tanınmış Romalıların kitapları, tanıdık insanları ve onların karakterlerini anlatan birer belge kitabı gibidir. Belki size garip gelecek ama hayatımda okuduğum en güzel otobiyografilerden birinin Trevanian adlı yazara ait olduğunu söylemek zorundayım. Daha çok edebiyat dışı sayılan kitaplarıyla tanınan bu boşa gitmiş yetenek, ömrü boyunca kimliğini gizli tuttu ama ölmeden önce ailesini ve yoksul çocukluğunu anlattığı “İnci Sokağı” adlı harika bir otobiyografi yayınladı.
Bugünlerde elimde iki anı kitabı var. Birisi Amerikalı yazar Paul Auster’in “Kış Günlüğü”, öteki ise Urla doğumlu büyük şair Yorgo Seferis’e ait “Bir Şairin Günlüğü.” Yazarlığını biraz zorlama ve renksiz bulduğum Paul Auster’e ilk kez bu kitabıyla yakınlık duydum desem yalan olmaz. Çünkü Auster (daha önceki otobiyografik çalışmalarında olduğu gibi) kendini zorlamıyor, yaşadığı olaylara yaslanması, satırlarına bir sahicilik katıyor. Auster, Erdal Öz’ün yıllar önce “Yaralısın” romanında kullandığı teknikle, ikinci tekil şahısla yazmış. Kahramanın, yani kendisinin başından geçenleri “sen” diye anlatıyor. Sevmesine sevdim ama yine de bir sığlık, bir zorlama, bir ‘anlatacak hikâyesi yok’ duygusuna kapılmadım değil. Hayatı anlatmak iyi de eğer o hayat pek sıradan, pek düz, mitolojisi olmayan bir hayatsa okurun ağzında kekremsi bir tat bırakmaktan ileri gidemiyor. Ne yazık ki birçok post-modern yazar böyle. Buna karşılık büyük şair Yorgo Seferis’in 1945-1951 arası günlüğü; sırtını binlerce yıllık kültüre dayamış derin bir şair-filozofun (zaten ikisi birbirinden ayrılabilir mi?) gezdiği, dolaştığı yerler aracılığıyla düşüncelerini aktardığı bir şölen. Ne mutlu ki bu yerler arasında Türkiye de var. 1950 yılında şöyle yazıyor: “Hinterlandına göz kulak olmayan, daha doğrusu sınırlarına kayıtsız kalan bir anakent, giderek bir taşra kenti olur, son yolculuklarımda gördüğüm bu.” Başka bir gözlemi ise şöyle: “İzmir gölgesini yitirdi, İstanbul ise hâlâ koruyor. Çatısız Anadolu’da özlenen bir şey. Buradaki otel (Pera Palas) İstanbul neyi gereksiniyorsa o; çökmek üzere olan eski lüksün kutsal emanetleri.” Eski ana yurdu için yazdığı cümleler de ilginç: “Tanıdıklık başlıyor yeniden. Senin toprağın burası ama yurdunun bu çekiciliğinde daha biyolojik, daha ilkel bir şeyler de var. Açlık gibi, arzu gibi, ateşin buzla manyetize olması gibi bir şey.” Yunan dilinin büyük şairi İstanbullu ve İskenderiyeli Kavafis üzerine çok düşünüyor.“Bütün dertleri, karşı hizbin üyelerinin işini bozmak olan insanların çığlıkları arasında terk etti bizi Kavafis. Tükenmiş, beli bükülmüş, yaşlı bir adamdı. İskenderiye’de görmeye alıştığı görüntüleri mırıldanıp duran. Çok az kişi dinledi onu, daha azı da anladı anlaşılmaz mırıltısını.
NOT: 22 haftadır sürdürdüğümüz “Edebiyat Notları” önemli bir okur kitlesi buldu. Yazıları edebiyat olarak okuyan “normal” okurlar, çok güzel mesajlar gönderiyorlar. Hele edebiyatı “eskimeyen haber” olarak niteleyen okurumun bu sözüne bayıldım. Demek ki gazetede yine haber yazıyorum ama “eskimeyen haber” diye düşündüm. Dünyayı siyasi kamplaşma dışında algılayamayan bazı ideolojik aşiret mensupları ise bu yazıları çarpıtarak, içinden cümle ayıklayarak, manipüle ederek temizliğini bozmak istiyorlar. Ama onlara aldırmıyoruz çünkü olsa olsa bir roman kişisi olarak ele alınabilir, başka bir şeye değmezler. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde görülen hasta ruhlar gibi. İyi ki okuduğunu anlayan, temiz yürekli büyük bir okur kitlesi var.
Paul Auster, Bir Kış Günlüğü, Can Yayınları, Çeviren Seçkin Selvi.
Yorgo Seferis, Bir Şairin Günlüğü, Can Yayınları, Çeviren Alova.
