Bir süredir Arif Mardin’in hasta olduğunu duyuyordum. Ama sonun bu kadar çabuk geleceğini tahmin etmiyordum. Daha doğrusu konduramıyordum. Ölümü, dünyadaki birçok dostu ve dinleyicisi gibi beni de çok üzdü. Arif Mardin dünya müziğinde çok önemli bir yere sahipti. Yetiştiği yıllarda dünyayı merak eden, kabına sığamayan ve büyük okyanuslara yelken açmak isteyen bu genç müzisyen, koşulların da denk düşmesi sonucunda dünya müziğinin en önemli yaratıcılarından birisi oldu. Venedik’te Quincy Jones ile sohbet ederken bana uzun uzun Arif Mardin’in gençlik yıllarını, Türkiye’ye bir konser için geldiği zaman tanıştığı bu gencin Amerika’da müzik yapmak için nasıl yanıp tutuştuğunu ve nasıl babasından izin alarak onu New York’a götürdüklerini anlatmıştı. ‘Balık gölüne göre büyür’ diye bir söz vardır. Bu söz Ahmet Ertegün gibi Arif Mardin için de geçerliydi. Dünyanın en büyük gölünde yüzmeyi göze alarak, uluslararası bir müzik yaratıcısı olma şansını yakalamıştı. Cazdan rock’a, opera ve klasik müziğe kadar hemen her daldaki katkılarıyla, yarım asır boyunca müzik dünyasının gidişine yön verenlerden biri oldu. Bir gün New York’taki ofisinde görüştüğümüzde sohbetimiz sık sık telefonlarla kesiliyor ve Diana Ross’tan Bette Middler’a kadar birçok yıldız onu sürekli arıyordu. Çok sayıda ünlü sanatçıyla çalıştı Mardin. İzleyebildiğim kadarıyla son çalışması Norah Jones ile oldu. Dünya müziğine tekrar akustik tatlar kazandıran bu eli yüzü düzgün çalışma ona kim bilir kaçıncı Grammy’sini kazandırmıştı. Arif Mardin, İstanbul’dan yola çıkarak başladığı uluslararası müzik dünyasındaki olağanüstü yolculuğunu ‘Benimki bir hayaldi ama peşinden gitmeliydim’ diyerek açıklamış ve başarılarla dolu bir yaşam öyküsü yaratmıştı. Onu çok arayacağız.