Dün, 10 Kasım gazetelerini gözden geçirip, neler yazıldığına baktım.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da bazı gazeteler Atatürk'e bağlılık yemini ediyor, kimi köşe yazarları meşhur "mavi gözler, delici bakışlar" klişelerini tekrarlıyor, bazıları ise Cumhuriyetin kurucusunu ölüm gününde bile görmezden gelmeyi yeğliyordu.

On yıl önce, bir 10 Kasım gününde yayımladığım yazı aklıma geldi. O yazıda Atatürk'le Türkiye arasındaki ilişkiyi bir baba-çocuk ilişkisi gibi ele almıştım.

O'na Türklerin babası adını vermemiş miydik? Demek ki burada bir ata-çocuk ilişkisi mevcuttu.

Çocukların çoğu babasını gözünde çok büyütür. Onu dünyanın en güçlü, en kudretli adamı sanır. Biraz büyüdüğü zaman ise hayal kırıklığı içinde babasına neredeyse düşman kesilir, onu hak etmediği kadar küçümser, yanlış bulur.

Babayı eksiğiyle fazlasıyla objektif olarak değerlendirebilmesi ancak bu aşamalardan geçip, belli bir olgunluğa eriştikten sonra mümkün olabilir.

Türkiye'de de Atatürk, önceleri müthiş bir tabu haline getirildi. Onu bir insandan çok bir put gibi sunmak isteyen çevreler "tören Atatürkçülüğü" ya da "gardırop Atatürkçülüğü" denilen sisteme imza attılar.

Daha sonra Atatürk'ün aşırı eleştirildiği bir dönem geldi. Neredeyse aydın olmanın birinci koşulu Atatürk ve devrimlerini eleştirmek, onu jakobenlikle suçlamaktı.

Bence şimdi her şeyi yerli yerine oturtma zamanı.

***

Bazı yabancılardaki ve aydın kesimdeki Atatürk eleştirileri hep aynı temele dayanıyor: "Atatürk İslam'ı yıkıp yerine Kemalizm'i geçirmek istedi. Türkiye'nin bu günkü sıkıntılarının kaynağında bu var." Bu tezin üzerine kurulan strateji ise, Türkiye'yi "ılımlı İslam" denilen bir modele teslim etmek.

Belirtmek zorundayım ki; böyle düşünen herkes derin bir yanılgı içinde.

Çünkü Türkiye'nin bugünkü derin sıkıntısı, Atatürk devrimleri değil; bu devrimlerden saparak, bir karşı-devrimle, lumpen-arabesk kimlikli, bazen dine, bazen milliyetçiliğe dayanan bir yapıyı ortaya çıkarmaktan kaynaklanıyor.

Aydınlar nedense 1950 ile cesaret verilen, 60'larda tırmanan, 70'lerde azgınlaşan, 80'lerde kaleleri teslim alan, 90'larda ülkeye iyice egemen olan bu lumpen yapıyı görmek istemiyor. Atatürk ve arkadaşlarının yerleştirmeye çalıştığı değerler sistemini yerle bir eden yozlaşmayı tespit edemiyor.

Aslında, Fransız aydınlarının geri dönüp Fransız İhtilali demokratik miydi, değil miydi tartışmasına girmesi ne kadar saçma ise, 1920'lerde Osmanlı'nın yıkıntıları üzerine kurulan Cumhuriyet'i yargılamak da o kadar anlamsız.

İhtilal ihtilaldir ve bazen insan toplumlarına kazanımlar da getirir.

***

Türkiye'nin krizi Atatürk devrimleri değil; bu devrimleri demokratik kılacak ve ihtilal keskinliğini geçmiş değerlerle bütünleştirecek bir yönetim yerine, giderek lumpenleşmeyi yeğleyen bir karşı-devrim hareketidir. Ve ne yazık ki demokratikleşmeyi savunduğunu sanan bazı aydınlar, bu lumpen egemenliğinin yanında yer alıyorlar.

Bugün Türkiye için Atatürk, bir kişiden çok bir yaşam biçimini, bir değerler sistemini ve Avrupa Birliği'ni de kapsayan modernleşme rotasını temsil ediyor.

Vazgeçilmez oluşu bundandır.

Dinin önemini, ahlâki prensiplerin temeli oluşunu, demokrasiyi, özgürlükleri konuşalım ama Türkiye'yi Atatürk adının temsil ettiği rotadan geri çevirmek ve tarihi boyunca teslim olmadığı Vahhabi modeline götürmek isteyenler hayal görüyorlar.

Türkiye, Atatürk adıyla simgeleşen modernleşme hamlesini, eninde sonunda Avrupa Birliği üyeliği ile noktalayacak.