VRUPA'nın bizi dışlamaya çalışması ve bizim de buna olanak tanıyacak çarpıklıklar içinde sürüklenmemiz, bir başka gerçeği örtmemeli.

Avrupa, kendi içinde bütünleşebilmiş ve çelişkilerini çözebilmiş bir homojen yapı değil.

**Avrupa Birliği** içinde yer alan ülkelerin çoğu, birbirine benzemeyen ayrı ırk ve kültür geçmişine sahip.
Mesela **İskandinavya**'nın kuzey geleneklerine bakarak, **İspanya**'nın **Türkiye**'ye çok daha yakın olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz.

**Kültür alanında Akdenizlilik bağı, Avrupalılık bağından güçlüdür.**
İnsan davranışlarına, mutfağa, müziğe, edebiyata, kadın - erkek ilişkisine damgasını vuran Akdenizlilik olgusu, Avrupa tanımından daha eski ve daha köklü bir tanımdır.
***

AYRICA **Avrupa**, kendi içinde müthiş ırkçı eğilimler taşıyan ülkelerden oluşur.
**Fransızlar** kendilerinden "büyük millet" diye sözeder ve komşularını aşağılamaktan neredeyse zevk alırlar.
Büyük Fransız şair ve romancısı **Louis Aragon**, dilimize "**Kibar Semtler**" olarak çevrilen romanında bir Fransız kasabasını anlatır ve oradaki çikolata fabrikasında çalışan yoksul İtalyanların nasıl aşağılandığını, nasıl hakarete uğradığını betimler.
**İngilizler**, Avrupa kavramına bile ısınamamakta ve Britanya adasındaki "ayrı oluş"larını hücrelerinde hissetmektedirler.
**Almanlar** bir başka alem.
20. yüzyıldaki iki büyük "**dünya egemenliği**" projesini, bu kez barışçı yollardan bir Avrupa egemenliğine dönüştürmek isteyen **Kohl**, aslında Alman milliyetçiliğinin aynası.
Fransa'da Le Pen'in ırkçı, "milliyetçi cephe"si tırmanıyor.
***

FRANSA'dan yazan **Emel Akçalı** adlı okurumuz, Le Mans kasabasında bir Arap arkadaşının başına gelenleri anlatmış.
Bu Filistinli genç, Fransız arkadaşlarıyla birlikte, kasabanın barına gitmiş ve orada üçü sivil, beşi üniformalı sekiz polis tarafından hastanelik edilinceye kadar dövülmüş. Polisler Filistinli öğrenciyi döverken bir yandan da "**Pis Arap, ülkene geri dön!**" diye bağırıyorlarmış.
Kaldı ki Avrupa'da sonu ölümle biten ırkçı saldırılar da yayılmakta.
***

PEKİ bunca ırkçılığı ve kendini beğenmişliği barındıran ve Kuzey buzulluğundan Akdeniz yaylalarına uzanan kavram, nasıl olup da kendisini bir bütünlük içinde ifade edebiliyor?
Bu sorunun tek bir cevabı yok sanırım.
Tarih içinde oluşan bu birlik, kültürden dine, İkinci Dünya Savaşı tecrübesinden ekolojiye kadar kendisine yeni bir ahlaki temel yaratmak iddiasında.
Ne var ki bundan da önemlisi şu: **Bir araya gelmiş olan Avrupa ülkeleri, zenginlik yaratma noktasında buluşuyorlar.**
Aslında dünyanın ekonomik eğilimleri, bu birliğe zorluyor onları.
**Kuzey Amerika** ve **Pasifik** gruplarının karşısına güçlü bir **Avrupa Birliği** olarak çıkmaktan başka şansları yok.
Kendi aralarında, Avrupa'nın liderliği konusunda ne kadar rekabet ederlerse etsinler, ekonomik olarak el ele vermek zorundalar.
(Aslında savunma doktrinleri de bu modele uygun!)
***

ŞİMDİ **Avrupa**, ekonomileri ve demokratik deneyimleri **Türkiye** kadar gelişmemiş olan **Doğu Avrupa** ülkelerini içine almak ve Türkiye'yi dışlamak eğiliminde.
Acaba neden?
Çünkü servet yaratmak, rejim tartışmalarının bitmiş olmasını ve ülkenin özgürlükçü bir temel üzerinde üretim ve tüketim yapmasını gerektiriyor.
Ne yazık ki **Türkiye**, zenginlik yaratmak ve refahın paylaşımı noktasının çok uzaklarına sürüklendi.
Kanlı ve kansız metodlarla, rejimini tartışıyor.
**Avrupa Birliği** 1930'larda kurulsaydı, reformlar sürecindeki Türkiye Cumhuriyeti'ni, Mustafa Kemal'in ülkesini bu kadar kuşkuyla karşılar mıydı acaba?