Değişmez konularımdan biri olan şiddet üzerine bir yazı yazmıştım. Yazıyı gazeteye göndermeden önce bir de baktım ki şiddetlerin en şiddetlisi karşımda; gazete başlıklarından bana haykırıyor. Annesine telefon açıp silah sesleri arasında “Ben şehit oluyorum!” diyen ve ardından da şehit olan askerimizin haberi… Herhalde dünya tarihinde pek az haber bu kadar çarpıcı bir insan dramını duyurmuştur. Okuduğum andan beri aklımdan çıkmıyor. Ve hep bir ağıt takılıyor dilime: “Bayram gelmiş neyime-Kan damlar yüreğime” Ailesine sabır ve kendisine rahmet dilemekten başka da bir şey gelmiyor elimden. Bir gün bu anlamsız kardeş kavgasında dökülen kanın durduğunu görecek miyiz acaba?

Şimdi gelelim toplumsal şiddet konusuna: İnsan canına saygı duyulmayan bir ülkede hiçbir şey kutsal değildir. Uygarlık insan canına ve yaşama hakkına saygı göstermekle başlar. Gelin bir soru soralım kendimize. Bu toplum, dünyanın diğer toplumlarıyla karşılaştırıldığında nasıl bir tablo çıkıyor ortaya? Acaba sert ve şiddete eğilimli toplumlar içinde mi yer alıyoruz yoksa yumuşak, kibar ve barışçı toplumlar arasında mı? Herhalde hiç kimse, ilk kesimde yer aldığımızı yadsıyamaz. Bunu söylemek beni üzüyor ama ne yazık ki biz dünyanın en sert toplumları arasındayız. Bizim aile, okul, toplum alışkanlıklarımız, geleneklerimiz durmadan şiddet ve saldırganlık üretiyor. Bunun kanıtını görmek istiyorsanız her yıl çeşitli vesilelerle öldürülen insan sayısına bakın, trafiği düşünün, toplum yaşamımızı gözden geçirin. Her yıl düğünlerde, milli maç kutlamalarında, lig maçlarında, aşiret savaşlarında, sarhoş kavgalarında binlerce insanımız öldürülüyor. Trafik ise başka bir bela. Ben dünyada çok dolaştım ama hiçbir ülkede bizdeki gibi saldırgan sürücü görmedim. Trafikte on binlerce ölü, yüz binlerce yaralı ne demek? Nasıl bir çılgınlık bu? “Trafik canavarı” diyerek dışımızda bir şey gibi algıladığımız durum, aslında bizim yüreklerimize çöreklenmiş saldırganlık içgüdüsünün dışavurumu. Toplum yaşamı da böyle: Aklı başında insanları ayrı tutarak söylüyorum ama siz hangi ülkede bu kadar çok birbirine saldıran, öldürme isteğiyle dolup taşan, ağzından köpükler taşarak hakaret eden insan gördünüz. Bu durumu tarihle açıklamak olası değil. Geçmişi hanedan savaşlarıyla dolu, samuray ve harakiri geleneklerine sahip Japonya’da bile, akşamları kırmızı ışıkta bekleyen otomobiller, öndeki sürücünün gözünü rahatsız etmemek için farlarını söndürüyor. Trafikteki boş taksi, müşteri götüren taksiye mutlaka yol veriyor.

Galiba bütün bunların nedeni çocukluktaki ve yetişme çağındaki ruhsal travmalar. Biz nasıl hayvanlarımızı psikopat ve saldırgan hale getiriyorsak, insanlarımızı da bir sevgisizlik ortamında kurtlaştırıyoruz. Kendileri bir cehennemde yaşadıkları için çevrelerine de bunu yayıyorlar. Dayak yiyerek büyüyen çocuklar, büyüdükleri zaman karılarından başlamak üzere güçlerinin yettiği herkesi dövüyor. Aslına bakarsanız herkese yazık oluyor bu ülkede: Dövene de dövülene de. Çünkü hayat sahiden kısa ama bu gerçeği algılayamayanlar kendilerine tanınan ömür dilimini kavgayla, gürültüyle, hırgürle, nefretle geçirmeyi tercih ediyor. Olgunluğu, sükuneti ancak mezarda bulacaklar ve orada yüz binlerce sene efendi efendi yatacaklar. “Ne söylerler ne bir haber verirler” kategorisine girecekler. O zaman nedir bu öfke, bu kin, bu kıskançlık, bu şiddet hezeyanları? Galiba insanoğlunu bütün yönleriyle anlamak imkânsız.