Dün, Mina’mız dünyaya geldi; yeğenim Senem’in kızı. Hastaneye gidip uzun uzun pembe yanaklarını, gül goncası gibi ağzını, sonsuz bir huzurla uyuyuşunu, minik ellerini kıpırdatmasını seyrettim. Bütün bebekler gibi güzel, bütün bebekler gibi masum, bütün bebekler gibi bir mucize. Mina dünyamızı şereflendirdiği sırada dünyada birçok bebek daha doğdu. Kimi dünyanın huzurlu bölgelerinde, güzel hastanelerde, özenli ellerde dünyaya geldiler. Kimi Irak’ta; Ramallah’ta bomba sesleri arasında. Doğarken bir ölçüde kaderleri de çizildi. Paris’te doğan bir bebek, Kenya’dakine göre daha şanslı bir başlangıç yaptı. Londra’da doğan bebeğin canı, Bismil’de doğandan daha kıymetli sayıldı. Mina’mız ise 17 Aralık zirvesine yetmiş iki saat kala Ankara’da dünyaya geldi. Ne Kopenhag kriterlerinden haberi var, ne Kıbrıs’tan, ne müzakere tarihinden. Dünyanın en ışıltılı masumiyeti içinde uyuyor. Mina büyüdüğünde ne Jacques Chirac kalacak ortalıkta, ne Gerhard Schröder, ne de Tony Blair. Bu kesin. Ama acaba Türkiye Avrupa Birliği’nin tam üyesi mi olacak? Yoksa bugünkü gibi itilip kakılarak, Papadopulos’un torunları tarafından vetoyla tehdit edilerek Birliğin kapısında beklemeyi mi sürdürecek? Bunu kesin olarak bilemeyiz. Ama bildiğim bir tek şey var: Atatürk ve arkadaşlarından sonra Türkiye’yi yönetenler, Mina’ya güzel bir gelecek hazırlamadılar. Türkiye’yi zamanında Avrupa Birliği’ne sokmadılar. İmparatorluk varisi koskoca memleketi soyup soğana çevirdiler, milyarlarca dolarını yuttular ve bizi yoksul bıraktılar. Mina borçlu doğdu. 300 milyar dolar borçtan hissesine düşeni ödeyecek. Yaşam seviyesi bakımından Yunanistan’ın 68 basamak gerisinden başlayacak hayata. Bütün bunlara rağmen umudumuz Mina ve arkadaşlarında. Bir gün Türkiye bu barbar soygun dönemini geride bırakacak; yurtsever insanlar halkın kandırılarak sömürülmesine son verecek ve Mina’nın çocuğu daha mutlu, daha umutlu bir ülkede dünyaya gözlerini açacak. Hoş geldin güzel bebek. En büyük dileğim, sizin kuşağınızın bizlerden daha mutlu bir hayat sürmesi.
