Sırtında gri bir kazak...
Doğum gününde Martin Scorsese he-diye etmiş.
Ayağında New Balance spor pabuçları...
New York'taki evinde 90'lık bir delikanlı gibi oturuyor.
Ona diyorum ki "Aramızdaki tek Osman-lı sensin!"
Ve bu sözüm gerçek. Çünkü Elia Kazan, 1909 yılında, Kadıköy'de dünyaya gelmiş. Yani o gün, padişah efendimizin kullarına bir kişi daha katılmış.
Gülüyor. "Doğru" diyor. "Ben Osmanlı-yım."
Buzlu votkasını yudumluyor.
Bütün bunları bağıra çağıra konuşmak zo-rundayız. Çünkü kulakları zor duyuyor artık. İki tane pahalı duyma aleti varmış. (tanesi 5 bin do-lar) Ama takmıyormuş.
Zaten artık sadece dostlarını görüyormuş. Onlarla da böyle anlaşabilirmiş.
***
Karısı, salondaki sehpanın üzerine üç Os-car heykelciğini kondurmuş. Altın hey-keller yan yana duruyor.
Birisini Centilmen Anlaşması filmiyle kazanmış. İkinci heykelciği Rıhtımlar Üstünde filmiyle almış.
"İlk ikisini almak için çok çalıştım." di-yor. "Üçüncüyü ise hediye olarak verdiler."
Yaşam boyu başarı oscarını kastediyor.
"Hiçbir önemi yok bunların" diyor."Os-car için onca yaygara kopardılar. Ben de aldırmadığımı göstermek için, heykeli her-kesin gözünün önünde karımın eline tu-tuşturuverdim.
***
Elia Kazan daha öfkeli, daha direşken...
"Türkiye doğumlu olduğum için be-ni adam yerine koymak istemediler. Ama ben kavga ettim. Beni dinleyeceksin Ame-rika dedim.Beni dinlemek zorundasın. So-nunda dinlediler."
***
Martin Scorsese ve Robert de Niro, Ka-zan'a en çok sahip çıkan iki arkadaş.
Her zamanki gibi dostlarının filmlerinden söz açmak hatasını işliyorum. "Güzel filmler yapı-yorlar değil mi?" diye soruyorum.
"Dostlarının yaptığı işe iyi ya da kötü diyemezsin ki. İyi olmasını dilersin. En iyi-sini yapmalarını umarsın. Dostundur, se-versin onları. Hepsi bu kadar işte!"
Aynı cevabı yıllar önce Rossi'nin filmini eleş-tirmem üzerine verdiğini de hatırlıyorum. Ve ol-gunluğuna hayranlık duyuyorum. "Dost dost-tur. Seversin onları!"
Martin Scorsese 56 yaşında baba olmuş. Ka-rısı da 52 yaşında. İlk bebekleri.
Bu yaşta çocuk sahibi olmanın heyecanını yaşıyorlarmış. Küçük Francesca'nın resmi duvar-da asılı.
Bir de meşhur Ara Güler fotoğrafları göze çarpıyor salonda.
★★★
Yaşar Kemal'den, Thilda'dan, onları ne kadar sevdiğinden söz ediyor.
Kayseri üstüne bir kitap yazıyormuş. Kayseri tarihini bilen bir uzmanla konuşmak istiyor.
Yaza Türkiye'ye geldiğinde böyle birisini bu-lup bulamayacağımı soruyor. Arayacağıma söz veriyorum.
Sonunda söz dönüp dolaşıp, hiç kurtulama-dığım bir öğüt faslına geliyor.
"Sen" diyor "İnsanlarla ilgili işlere fazla üzülüyorsun. Her şeye takıyorsun kafanı. Üzülmek yerine sağlıklı bir öfkeyle küfür et. Üzüntü çürütür, öfke ise harika bir şey-dir. Hepsinin soyuna sopuna küfret!"
Oysa gayet neşeli geçiyor akşamımız.
Kimden sözediyor, kime küfretmem gerekiyor anlamıyorum. Üzüldüğümü nereden çıkarıyor, onu da anlamıyorum. Ama beni her gördüğünde "Üzülme!" diyor. "Kız, öfkelen, küfret!"
★★★
Yazın bir hafta İstanbul'da kalmak istiyor. İki hafta da güneyde, deniz kıyısında.
"Atina'ya gitmem" diyor. "Yunanlıları sevmiyorum. Ben Türkiyeliyim. Biliyorum senin çok arkadaşın var orada ama ben ar-tık sevmiyorum. Onlar da bana kızıyorlar. Oysa Türkiye'de insanların beni sevdiğini hissediyorum."
Sonra eskilerden açılıyor. John Steinbeck'in sarhoşluğundan, Tenesse Williams'ın dostluğun-dan, James Dean'i oynattığı Cennetin Doğusu filmindeki zorluklarından, en çok Amerika Ame-rika'yı sevdiğinden dem vuruyor.
Ama gözü yine Türkiye'de.
Kendisini bir kez daha Kayseri'ye götürmemi istiyor. Annesinin köyüne...
"Annemin doğurduğu bütün çocuklar öldü" diyor. "Benden başka...Hepsi de ben-den küçük üç kardeş kaybettim. Evlat acı-sı, torun acısı gördüm. Ama insanoğlu her şeyin üstesinden geliyor."
Vakit gece yarısına yaklaşıyor. Yorulduğunu hissediyorum.
Evinden ayrılıp Manhattan soğuğuna çıkar-ken, Anadolu'nun dünyaya hediye ettiği bu bü-yük sanatçının kapıda el sallayan görüntüsünü uzun süre içimde taşıyorum.
Hep son görüşüm olmasından korkarak ayrı-lıyorum ondan.
