Nasıl Descartes’tan “Düşünüyorum o halde varım” cümlesi insanlığa miras olarak kaldıysa İspanyol filozof Ortega Gasset’ten de böyle bir cümle kalmıştır: “Ben, kendimin ve çevremin toplamıyım. “İlk bakışta “Ne demek bu?” diyenler olabilir. Ama biraz düşündükçe her şeyin yerli yerine oturacağına ve sözün derin anlamının ortaya çıkacağına eminim. Aslında bu ülkedeki birçok gelişmiş ve incelmiş insanın dramının temelinde bu cümle yatıyor. Çünkü siz kendinizi, beyninizi ve duygularınızı ne kadar geliştirmiş olursanız olun sonunda bu çevrenin bir parçasısınız. Bir yanınız arabesk, bir yanınız eurobesk. Bir yanınız vahşi bir sertlikle ve binbir cambazlıkla sürüp giden siyaset, öteki yanınız her gün ölüp ölüp dirilen, Arap sabunuyla kaplı mermer zeminde rugan pabuçla dans etmeye çalışan ekonomi. Bir omzunuza yumuşak bir şefkat tünemiş, ötekine gözü kanlı bir şiddet. Yani ne yaparsanız yapın, kendinizi nasıl tanımlamaya çalışırsanız çalışın, sonuçta bu ülke ortamının bir parçasısınız. Eğitimine kafa yorduğunuz çocuğunuz da aynen böyle olacak. Çünkü insanoğlu tek başına var olamıyor. Yıllarca mahzende tutulup bir gün aniden şehrin meydanına bırakılan Caspar Hauser gibi her şeye sıfır noktasından başlayamıyor. Türkiye’deki medya, eğlence, kültür, siyaset ortamına baktığımızda çevrenin bireyi aşağıya çektiğini görüyoruz. Çevre insanı daha duyarsız, daha bencil, daha kaba ve düşük zevkli yapmaya çabalıyor. İşin acı tarafı, mücadele ettiğiniz çevreyle birlikte varolma zorunluluğunuz. Bir zamanlar; padişahın Kanuni, sadrazamın Sokollu Mehmet Paşa, Kaptan-ı Derya’nın Barbaros Hayrettin Paşa, baş mimarın Mimar Sinan Ağa olması bir rastlantı mıydı sizce. Değildi. Bu dahileri, rastlantılar değil içine doğdukları çevre yükseltmiş, onları mesleklerinin ve sanatlarının doruklarına çekmişti. Eğer bu ortamın tam tersini merak ediyorsanız bugünümüze bakın. Yani atın önüne et, itin önüne ot koymuş olan günümüz Türkiye’sine.
Konuya uygun bir fıkrayı hatırlamanın tam zamanı.Meşhur ayyaş Bekri Mustafa, kafayı iyice çekmiş, kırlarda yürüyüp duruyormuş. Bu arada, imamları ölen ve cenazeyi kaldırtmak için yeni bir imam arayan köylüler Bekri Mustafa’ya rastlamışlar. “Sen okumuş bir kişiye benziyorsun, gel bizim köyde imamlık yap” diyerek adamcağızı yaka paça cenazenin başına götürmüşler. Bekri Mustafa cenaze namazını yarım yamalak kıldırtıktan sonra ölünün kulağına eğilip bir şeyler fısıldamış. Bunu merak eden cemaat o akşam Bekri’yi sıkıştırmış ve ölünün kulağına ne dediğini sormuş. Bekri gülmüş ve “Dedim ki” demiş, “öbür dünyaya gittiğin zaman eğer bu dünyadaki ahvali sual eden olursa onlara Bekri Mustafa bizim köye imam oldu de. Onlar gerisini anlar.”
