Çok uzun bir uçak yolculuğunda, İsveçli yazar Marianne Frederiksson'un "Hanna'nın Kızla-rı" adlı romanını okudum.

Kitabın İsveç dilindeki orijinal adı "Anna, Hanna, Johanna" imiş. Ben İsveçcesini bulamadığım için İngilizcesi-ni okudum ama yazarla yapılan söyleşi-den bu romanın Türkiye'de de yayın-landığını öğrendim.
Frederiksson buna pek şaşırmıştı. (Şaşılacak ne varsa?)

Roman bir ailenin üç kuşaktan kadı-nını ve onlar aracılığıyla da İsveç'in 20. yüzyılını anlatıyor.

Bu üç kadının yaşamlarını izlerken, dünya savaşlarının, kıtlıkların, açlıkların, zorlukların izdüşümünü yakalıyoruz.
Ama uluslararası alanda büyük ba-şarı kazanan romanın esas önemi, bu kadınların iç dünyalarını bize duyurma-sında.

Erkek yazarların nasıl olup da kadın-ları iyi yazabildiğine hep şaşırmışım-dır.
Anna Karenina'yı Tolstoy yerine bir kadın yazsaydı, daha mı derinlere inerdi acaba?
Ya Madam Bovary?
Gustav Flaubert bu romanı yaz-makla kalmamış üstelik "Madam Bo-vary benim." demişti.
Ama sorular hâlâ geçerli.
Erkek yazarların, kadınların iç dün-yasını bir kadın kadar anlaması zor.

Bana bunları hatırlatan, Frederiks-son'un romanındaki bir bölüm ol-du.
Anna otobüste gidiyor. Birden gözü şoförün önündeki dikiz aynasına ilişi-yor ve aynada annesini görüyor. Yaş-lanmış yüzü ve sarkmış çizgileriyle ar-kasında oturuyor annesi. Dönüp bakı-yor ama kimseler yok otobüste. Arkası bomboş. Aynaya tekrar bakıyor, yine annesinin yüzü.
O zaman baktığının kendi yüzü oldu-ğunun ve aynen annesi gibi yaşlandığı-nın farkına varıyor.
Ani bir bilinç çarpması bu!
Yaşlı bir kadın olma düşüncesine kendini alıştırması, bir krizli dönemin ve yürek çarpıntılarının ardından gerçekle-şebilecek.
İşte bu bölümü ancak bir kadın yaza-bilirdi diye düşündüm.
Herkes için trajedi olan yaşlılığı, bir erkek başka türlü ifade eder.

Bizdeki ve dünyadaki kadın yazarları büyük bir dikkatle okuyorum.
Çünkü her seferinde tanımadığım yüreklerin gizemli derinliklerine çekiyor-lar beni.