CHP hakkında yazmak istemiyorum çünkü düşüncelerimi yıllar önce aktardım, uyarmaya çalıştım, nefes alamaz hale gelince gerekçelerini anlatarak istifa ettim ama hiçbir işe yaramadı. Şimdi de gözünü rant ve parti içi iktidar hırsı bürümüş olanların samimi yazılara, fikirlere kulak asacaklarını sanmıyorum. Sadece bir gözlemimi aktarmak ve kriz patladığı zaman ortaya çıkan iki tavra dikkatinizi çekmek istiyorum. Televizyonda önce Kılıçdaroğlu’nun açıklamasını izledim. Halka ve örgüte yönelik bir konuşma yaptı. Daha sonra Önder Sav’ın konuşması geldi ekrana. Sav, halka ve seçmene hitaben hiçbir şey söylemedi. Konuşması boyunca sık sık partililere yani delegeye seslendi. Sanki parti içi bir konuşma yapar gibiydi. Sadece bu tavırlar bile, partide iki ayrı ve birbiriyle taban tabana zıt anlayışın var olduğunu göstermiyor mu? Kılıçdaroğlu’nun derdi CHP’nin ‘makus talihi’ni kırmak ve CHP’yi halkla buluşturarak seçim kazanmak. Sav’ın derdi ise elinde tuttuğunu varsaydığı delegeyle, parti içi iktidarını sürdürmek. Bu ayrım, işin püf noktası. Çünkü CHP’de benim tanık olduğum temel anlayış, halka falan boş verip, işi kapalı kapılar ardında saray entrikalarıyla yürütmektir. Bu yüzden halkın sevdiği, alkışladığı kişilerden korkar, ayağını kaydırırlar. Meydanda alkış almak felakettir. Kılıçdaroğlu bu yüzden delegelere seslenirken ‘Komşunuza, ailenize, esnafa sorun!’ diyor. Yani delegenin parti içi dedikodularla hareket etmek yerine ‘halkın sesi’ni duymasını istiyor. Duyarlar mı? Bilinmez. Şimdi CHP’nin önünde iki yol var: Ya Kılıçdaroğlu’yla büyük bir atılım yapacak ya da Sav’la birlikte tarihe gömülecek. İkinci durumda; yeni ve gerçek sol partilerin önü açılacak. Her iki ihtimalde de CHP artık, sürekli olarak karşısındaki boksöre yenilmeye razı, ikincilik statüsünü korumaya çalışan bir parti olmak konumundan çıkacak. Bu yüzden gelişmelere olumlu bakıyorum ben. Ne de olsa partinin üzerindeki ölü toprağı kalkıyor.