Önce bir başsağlığı: Acı tatlı anıları paylaştığımız Ufuk Güldemir’in acı kaybı dolayısıyla Habertürk ailesine ve yakınlarına başsağlığı dilerim.
Şu sıralarda Mutluluk romanının Hollanda’da yayınlanması dolayısıyla, Prometeus yayınevinin ayarladığı bazı basın görüşmeleri için Amsterdam’dayım. Ve yıllardır olduğu gibi yine yabancı basınla konuşurken derdimi anlatamama kuşkusu içindeyim. Çünkü bunca iletişim çağı, bilişim çağı övünmelerine rağmen, dünyada Türkiye’ye karşı korkunç bir körlük ve sağırlık var. Bazı şeyleri ısrarla anlamak istemiyorlar. Ve bu da bizim gibi yurt dışıyla ilişkili kişilere müthiş güçlükler yaşatıyor. Örnek olarak size bir kapak hikâyesi anlatayım: Dünyada kitaplarınız çevrildiği zaman, o yayınevinin yapacağı kapaklara karışma hakkınız yok. Türkiye’deki yayınevleri de yabancı yazarların kitaplarına istedikleri kapağı koyabilir. Mutluluk’u Amerika’da yayınlayan yayınevi estetik açıdan nefis bir kapak yapmış ama ön kapağın köşesinde mavi çarşaf giymiş bir kadın fotoğrafı var. Neredeyse bir yıldır bununla uğraşıyor, burkalı kadının Türkiye’yi anlatmadığını, Afganistan’ı çağrıştırdığını vurgulamaya çalışıyordum. Eylül ayında, daha çok satması beklenen ucuz baskı için kapağı değiştirtmek istiyordum. Aslında yayınevi bizi “İslam ülkeleri” diye genel bir kategorinin içinde gördüğü için derdimi anlatmam hiç de kolay olmuyordu. Ama sonunda isteğimi kabul ettirebildim. Bu sefer, kapağa konacak fotoğraf arayışına girdik. Ben Amerika’ya, Özgü Namal’ın Mutluluk filminden fotoğraflarını gönderdim. “İşte gerçeğe uygun olan giysi budur” dedim. Ama İtalyanlar gibi Amerikalılar da bu giysileri çok modern buldu. Türk köylerinde kadınlar böyle giyinir dedikse de onların kafasındaki imajla bu fotoğrafı bağdaştırmayı başaramadık. Yayınevinin grafik bölümü gerçekten iyi niyetle çok uğraştı. Onlara birçok fotoğraf gönderdim, geleneksel köy giysilerimizden örnekler verdim. Sonunda iyi bir yere ulaştık ve şimdi eylülde çıkacak olan kitabın kapağı güzel bir biçimde değişti. Bu arada İsrail’in Haaretz gazetesine verdiğim röportajdaki bir yanlış anlamayı düzeltmek ve tekzip yayınlatmak için de iki hafta uğraştım. Neyse, o da yayınlandı. Ama bütün bunlar kendiliğinden olmuyor: Yoruluyorsunuz, sinirleriniz bozuluyor, uğraşıyorsunuz. Ne yazık ki Türkiye’nin dışarıdan algılanış biçimi bu. Otuz yıldan beri bu yanlışlarla uğraşır dururum. Diyeceksiniz ki otuz yılda hiç mi bir şey değişmedi? Değişti elbette. Ama o kadar yavaş ve o kadar yorucu oluyor ki!
