DÜNYANIN her köşesinde, her kültürde insanlar doğum günlerini kutluyorlar.
Sevilen bir insanın, bir çocuğun doğum günü, sevincin ve coşkunun yoğunlaşması, bir havai fişek şenliği, bir tomurcuk patlaması olarak algılanıyor.
Çünkü doğum, dünyanın en büyük mucizesi.
Gözlerini dünyanın mucizelerine kapatmış olanlar, kör gibi yaşıyor ve her şeyi bir sıradanlık içinde görüyorlar.
Onlara göre, bir bebeğin doğumu da alışılmış bir şey.
İnsanoğlunun başlangıcından bu yana sürekli doğum var.
Herkes bir anadan doğuyor.
Öyleyse bunda şaşacak ne var?
***
OYSA doğum gerçek bir mucize.
Bu dünyada doğum diye bir mucize olduğuna göre inanılmaz gibi görünen her şey mümkün.
Düşünün: Bir kadınla erkeğin buluşması, ana rahmine düşen tohum, embriyo ve bir annenin karnında beslenip büyüyen bir bebek.
İnsanın tüylerini diken diken edecek bir mucize değil mi bu?
Bebeğin anne karnında beslenmesi, gelişimini tamamlaması, çeşitli sıvılar içinde, bizler gibi soluk alıp vermeden yaşaması, doğar doğmaz oksijene ihtiyaç duyması ve minicik bir varlıkken büyümesi, gelişmesi inanılır şey mi?
***
DOĞUM hep bana dünyanın en inanılması zor mucizesi olarak görünmüştür.
Ve analık da evrenin en kutsal görevi.
Canından can kopan annenin feryadı, cümle yaratığın en soylu çığlığıdır.
Ne yazık ki son yıllarda, yavrularının tabutuna sarılmış ağlayan annelerin feryadıyla irkiliyoruz.
Bir evlat öldüğünde evrenin düzeni tersine dönüyor; türünü devam ettirmek için programlanan insanoğlu şaşkına dönüyor,
Televizyon ekranlarında çocuklarının ölüsüne sarılan anaları gördükçe, dünyanın en korkunç trajedisine tanık olmanın dehşetiyle sarsılıyorum.
Hepimizin paylaşması gereken bir utanç bu.
E mail: livaneli@milliyet.com.tr
