Bir süredir yurt dışındayım ve gezip dolaştı-
ğım Batı kentlerinde gördüğüm bütün ta-
nıdıklar Türkiye için çok kaygılı.

Bakan, yönetici, iş adamı, sanatçı kimlikleri
taşıyan birçok önemli şahsiyet, "Sık sık sizi düşü-
nüyoruz ve kaygılanıyoruz." diyorlar.

Kimi depremi kastediyor, kimi ekonomik kri-
zi, kimi siyasal çözümsüzlüğü.

Ama hepsi de haklı.

Türkiye dışarıdan bir yangın yeri gibi
görünüyor.

21. yüzyıl başlarında, sorunlarını çözemeyen,
yolsuzlukla başa çıkamayan, hapisanelerinde,
açlık grevlerinde gençlerin öldüğü, insan hakları
ihlallerinin sıkça görüldüğü, ekonomisi perişan
durumda ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi dep-
rem bekleyen bir ülke.

İşte yabancı başkentlerdeki Türkiye manzara-
sı bu.

Şimdi biz moralimizi bozmamak için bunu
tersine çevirebilir ve kendi kendimizi, iyi olduğu-
muza inandırabiliriz.

Ekonomimiz düzelme yolunda, Avrupa Birli-
ği de bize bayılıyor, dünyada herkes Türklere im-
renerek bakıyor, Fatih Terim İtalya'ya cumhur-
başkanı oluyor, Avrupalı kadınlar esmer Türk er-
keklerini bekliyor vs. gibi binbir yalanla kendimi-
zi avutma yolunu seçebiliriz.

Ama bu neye yarar?

Zaten bu hale düşmemizdeki en büyük ne-
denlerden biri, gerçekle hiç yüzleşmememiz ve
kendimizi dev aynasında seyretmek hastalığımız
değil mi?

Kendimizi bir türlü olduğumuz gibi gö-
remiyoruz.

Bu yüzden ne dünyayı kavrayabiliyoruz,
ne de Türkiye'yi.

Krizden krize sürüklenip durmamız,
bundandır.

Borç içinde yüzen ülkedeki üç beş kişinin lüks
otomobiline bakıp "Vallahi Türkiye çok gelişti!"
yorumları yapıyoruz.

Birkaç pahalı lokantayı dolduran şık şıkırdım
insanları görüp "Milano olduk!" diyoruz.

O insanların nüfusun yüzde kaçı olduğu ve bu
değirmenin suyunun nereden geldiği gibi sorular
ise canımızı sıkıyor: "Bırak bu entel solculuğu!"
diye hakaret ediyoruz.

Sonuç ortada: Yaklaşık 160 milyar do-
lar borç.

Dolar 1 milyon lira.

Üretimi durmuş, işsizliği artmış, enflas-
yonu azmış, kültürü batmış, insanları açlı-
ğa sürüklenmiş ve Filipinler gibi çocuk sa-
tışı başlamış bir ülke.

Eğer bu kandırmaca biraz daha devam eder-
se, iyice belimiz bükülecek.

Biliyorum; hepiniz iyi şeyler duymak, Tüki-
ye'nin övüldüğünü, el üstünde tutulduğunu gör-
mek ihtiyacı içindesiniz.

Ben de öyleyim.

Ama bunun yolunun yalan söylemekten de-
ğil, gerçeği olduğu gibi görüp, radikal önlemler
almaktan geçtiğine inanıyorum.

Amansız bir hastalığın yayılmakta olduğu kişi-
ye, "Turp gibisin!" demek, tedaviyi geciktirmek
anlamına gelir.

Ama biz ne yazık ki, her gün dozu artan bir
şekilde, "Turp gibi olduğumuzu" duymak istiyo-
ruz.