Stefan Zweig’ın çok sevdiğim bir kitabının adıdır bu: Dünün Dünyası. Büyük yazar, savaştan önceki Avrupa kültürünü özlemle anar. Hatırladığı her şey o korkunç dünya savaşıyla yıkılmış, bir enkaza dönüşmüştür. Viyana günlerindeki yakın dostu Sigmund Freud da çok güç durumdadır. Sonunda kendisini yok edecek bir çene kanseriyle boğuşmaktadır. O da dostu Zweig gibi uygarlığın yıkılışını acı içinde izlemektedir. Ama onun Zweig’tan ayrılan bir yönü vardır. İnsanoğlunda yıkıcı ve kendini tahrip edici bir eğilim bulunduğunu savunmuş olan bilim adamı, bir yandan acı çekmekte bir yandan da teorisinin doğrulandığını görmektedir. Zweig’ın ve Freud’un “dünü”, “bugüne” tercih etmeleri yaşlılıkla açıklanabilir mi? Dünyaya gelip giden her kuşak, kendi gençlik günlerini özlemle anıp, bugünü eleştirmez mi? “Bizim zamanımızda her şey farklıydı!” klişesine sığınmaz mı? Belki genel olarak öyle ama Zweig ve Freud için durum farklı. Bir dünya savaşının korkunç yıkıcılığı içine düşmüş olan iki entelektüel, elbette barış günlerini özlemle anacaklardı. Bunun başka bir yolu olamazdı. Sonunda Stefan Zweig Brezilya’ya gitti ve orada karısıyla birlikte intihar etmeyi seçti. Avrupa uygarlığının yıkılışını görmeye daha fazla katlanamamıştı.
Şu anda böyle büyük ve yıkıcı bir savaşın içinde değiliz ama yine de kültür değişiyor. Her geçen gün biraz daha hissediyorum ki biz başka bir kültüre aitiz. Başka bir dünyada şekillendik, farklı bir ortamda yetiştik.Benim dünyamda Nâzım Hikmet vardı. Jean Paul Sartre, Albert Camus vardı. Amerika’da Bob Dylan şarkılarında savaşı eleştiriyor, milyonlarca kişiyle birlikte “Cevabı rüzgâra yazılıdır” diyordu. Fransa’da insanlar gitarlarını alıp “Sayın Başkan, savaşmak istersen sen git, ben gitmeyeceğim” diye şarkı söylüyorlardı. Kültür, hayatın ta göbeğindeydi. Değerler hiyerarşisinde baş köşeyi işgal ediyordu.Her yere hümanizm, savaş karşıtlığı, eşitlik-özgürlük düşünceleri sinmişti.Bugün bu değerler hayattan kovuldu.İnsanlar daha fazla para kazanmaya, daha fazla güç elde etmeye odaklandı. Aydınlar bile kendilerini çoğunluğa uydurmaya çalıştılar. Oysa biz çoğunluğun değer yargılarının korkunç olduğunu bilirdik. Genel geçer düşüncelere karşı bireyi savunmaya çalışırdık. Dayanışmaya inanırdık, özgürlüğe inanırdık. Şimdi bunlar yok. Mitterrand’ın koltuğunda Sarkozy oturuyor, Fellini’nin ülkesinde Berlusconi Başbakan. Hayatın şiiri sürgüne gönderildi. Ve ben bütün zorluklarına rağmen o günleri arıyorum. Yeni dünyanın insanları kurnazlaştıran, kurtlaştıran, çoğunluğun elini öpmeye zorlayan havasını sevmiyorum. Eskinin muhalif aydınlarının, iktidarlar önünde gerdan kırmalarından nefret ediyorum. Bu da benim tercihim.
