Yaşar Kemal’le kırk yıllık dostluğumuzun birçok sebebi vardır elbet ama edebiyat kadar halk türkülerini bilmenin ve sevmenin yarattığı tadın etkisi de inkâr edilemez. Buluştuğumuz her gün Faulkner, Çehov, Tolstoy, Homeros konuştuğumuz kadar Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Âşık Hacı, Dadaloğlu da konuşuruz. Sonra içimizden biri bir dize söylemeyegörsün; hemen ortaklaşa bütün şiiri ezbere okuruz. Yaşar Kemal: “İlk akşamdan vardım kavil yerine/ O ne gördüm kömür gözlüm gelmedi” der. Ben eklerim: “Bilmem gaflet bastı yattı uyudu/ Bilmem o yar bize küstü gelmedi.” Şiirin kalan bölümünü de iki sesten okuruz. Binlerce (abartmıyorum) binlerce türkü biliriz böyle.Ve hayatımız boyunca tekrar etmekten hiç usanmayız. Ne büyük bir lezzettir bu, ne büyük bir mutluluktur. Anadolu’nun derin vuruşlarını duymayanlara, kendilerini gündelik dedikoduların, hırsların, siyasi hesapların, paranın çekim gücüne kaptıranlara acımam bu yüzdendir işte. Ne yazık ki yeni kuşağın büyük çoğunluğu üstünde oturduğu hazineyi bilmiyor da elin Amerikalı yeni yetmesine özeniyor.
Her gün gazeteleri okurken, televizyonda haber izlerken yüzlerce türkü geçiyor aklımdan: “Bizde âdet böyledir / Güzeli ağlatırlar, çirkini söyletirler.”
“Serdari halimiz böyle n’olacak/ Kısa çöp uzundan hakkın alacak/ Mamurlar yıkılıp viran olacak/ Akıbet dağılır ilimiz bizim.”
“Pir Sultandır zatlarımız/ Gerçektir şöhretlerimiz/ Haram yemez itlerimiz/ Bu sözümde yalan var mı.”
Sonra iyice efkar basıyor ve başlıyorum bir Ege türküsü söylemeye:“Ben kendimi gülün dibinde buldum/ Kuru kuru sevda imiş sarardım soldum/ Sevda bir düş imiş kendime yordum/ Ay karanlık, gece vurdular beni/ Yarin çevresine sardılar beni.”
Türkünün ikinci bölümünde de “Dünya bir gölgeliktir” diyor.Bu dizelerle yüreği kamaşmayan insan olabilir mi hiç! İyi ki bu muazzam türkülerimiz var yoksa bu tımarhanede her an çıldırabilir insan.
