İnsanoğlu için şefkat, olmazsa olmaz bir duygudur. Bir ananın doğurduğu yavrusuna şefkat duyması, onu koruması, kollaması, sakınması kadar doğal bir içgüdü olamaz. Hepimiz, anaların çeşitli özveri örneklerini okumuş, duymuş ve görmüşüzdür. Ama şimdi anlatacağım olaydaki şefkat boyutu, en parlak hayal gücünü bile aşıyor. Geçenlerde bir toplantı için yolum İspanya’nın Toledo kentine düşmüştü. Katolik, Yahudi ve İslam inançlarının harman olduğu bu içe kapanık, taşları bile ihtiyarlamış şehirde dolaşırken ünlü katedrallerini görmek istedim. Bütün Katolik katedralleri gibi iç kapatıcı bir kasvete ve insanoğlunu ezmek isteyen bir tanrısal azamete sahip tarihi yapıda bir şey öğrendim. Katedralin sembolü pelikan kuşuymuş. “Niye pelikan?” diye sorduğumda anlattılar. Pelikan dünyanın en şefkatli yaratığıymış. Çünkü kendi canından et koparır ve yavrusunu beslermiş. Bu cevabı duyunca tüylerim diken diken oldu. O pembe, uzun boyunlu hayvanlara daha farklı bir gözle bakmaya başladım. Şimdi nerede bir pelikan belgeseline ya da fotoğrafına rastlasam, bu kuşa derin bir saygı beslediğimi hissediyorum. Kendi etinden parçalar koparıp yavrusunun ağzına veren o uzun gagayı, bir şefkat simgesi olarak görüyorum. Keşke bütün ana-babalar pelikandan ders alsalardı. Öz kızını dedikodular yüzünden öldüren babalar aklıma geliyor. Tahtı yitirmemek için öz oğlunu boğduran babaları düşünüyorum. Ve diyorum ki: Kısaca “insanlık” diyerek geçtiğimiz şefkat, merhamet, doğruluk gibi ölçülere yanlış isim takıyoruz. İnsanoğlunda bu duygular eksik. Gelin biz bu duruma “pelikanlık” diyelim. Ve hepimiz bir parça pelikan olmaya çalışalım.
