Gazeteler İngiltere’nin bir kitap çölüne dönüşmek üzere olduğunu yazıyor. Kitap satışları düşüyormuş, kitabevleri kapanıyormuş. Halk kütüphanelerinin sayısı da hızla azalıyormuş. İnsan önce “vah vah” diye düşünüyor; sonra da “vah vah” mı, “oh olsun” mu demek gerektiği konusunda kararsızlığa düşüyor. Çünkü Shakespeare’in, Dickens’ın, Trollope’un ülkesi Britanya, son yıllarda edebiyatı öldüren ülkelerin başında geliyor. Eskiden beri Britanya’nın egzantrik karakteri ve “dandy” adı verilen züppeliğe çok düşkün olduğu bilinir. Bu züppeliği edebiyat alanına da taşıdıkları, her şeyi Londra barlarında geçen pseudo-entelektüel, yüzeysel modalara hapsettikleri için okur-yazar kitleleri küstürdüler. İnsanlar ellerine kitap almaktan korkar oldu. Çünkü gazetelerde övülen, moda haline getiren kitapların çoğunun, bir takım okunmaz cümlelerden, yapay entelektüel fantezilerden ibaret olduğunu gördüler. İngiltere’nin zaten bu alanda kötü bir sicili var. Jane Austen’in, başka bir isimle gönderilen bir romanını, bütün yayınevlerinin reddettiğini geçen hafta anlatmıştım. Bir de şu incileri okuyun: “Kocaman, gevşek dokulu, canavarca bir roman… Sanat eseri sayılamaz.” Bu aşırı iddialı sözleri (Amerika doğumlu) İngiliz romancı ve eleştirmen Henry James yazıyor. Hangi eser için biliyor musunuz: Tolstoy’un “Savaş Ve Barış” romanı için. “Ey Henry James” demesi geliyor insanın: “Sen kim, koca Tolstoy kim? Dünya edebiyatının baş yapıtlarından biri olarak Homeros’un, Cervantes’in Shakespeare’in katına oturmuş olan Tolstoy’u anlamamış olmak ya çıldırtıcı bir kıskançlıkla ya da derin bir cehaletle açıklanabilir. ”Zaten bence bir sanatçı, aynı alanda yaratan başka bir sanatçı çağdaşı hakkında hüküm veremez. Susar, eleştirmenlerin ve halkın, daha doğrusu zamanın karar vermesini bekler. Çünkü yapacağı her eleştiri, ister istemez “kıskançlık” olarak adlandırılacaktır. Her dönemin büyük sanatçıları, yazarları; çağdaşları tarafından saldırıya hatta hakarete uğrar. Bugün Chekhov hakkında övgüler yazmak kolay geliyor ama bu yazıları yazanlar eğer Chekhov zamanında yaşasalardı, büyük bir olasılıkla ona hakaretler yağdırırlardı. Zavallı Chekhov, Martı oyununun Moskova’daki ilk temsilinin yuhalanması üzerine, tiyatro salonundan doğruca istasyona kaçıp, ilk trene binerek kendisini taşraya atmamış mıydı? Koca Tolstoy, Nobel Ödülü’ne aday gösterildiği halde, komite edebiyat ödülünü onun yerine (şimdi herkesin unuttuğu) Sully-Prudhome’a vermemiş miydi? Büyük Stendhal, asıl adıyla Henri Beyle, o olağanüstü romanları yazdığı halde, korkunç bir sessizlik komplosuyla karşılaşmamış mıydı? Bütün bunlar “edebiyat modası” ve kıskançlık denilen bela yüzünden oluyor. Zaman bu büyük yazarların paçalarına dolananları silip süpürdü, çöp sepetine attı ama ne yaparsınız ki bu küçük insanlar yaşarken onların sinirlerini bozmayı başarmış oldu.
Lafa İngiltere’den başladık. Gerçek edebiyatın bilinçli olarak öldürülüşü, saflıktan, aymazlıktan ya da sadece züppelikten gelmiyor. Edebiyat bilinçli olarak öldürülüyor. Çünkü “Önce söz vardı” kuralı gereği söz sanatları, kitleleri düşündüren, harekete geçiren ve isyan ateşini körükleyen en köklü sanat. Tanrı bile insanlara kitaplar yoluyla seslendi. Darwn, Marx, Freud, Einstein dünyayı kitaplarla değiştirdi. Bu yüzden gerçek edebiyat “kapitalist diktatörlük” için tehlikeli bir tür. Sadece tüketici olarak gördükleri insan bireyleri düşünmesin, soru sormasın; ayaklarına bluejean geçirip, kafalarına jöle sürerek mutlu olsun istiyorlar. Kitapların yaydıkları “hümanist” fikirlerden hiç hoşlanmadıkları için edebiyatı, varlıklı ve züppe entelektüeller arasında oynanan içi boş bir oyuna çeviriyorlar. Hitler’in kitap yakması kadar vahim bir gelişme bu.
