Her rejim ve lider, kendine uygun bürokratlarla çalışır. Rusya’da devrimden sonra Sovyetler Birliği kurulduğunda, kültür işlerinin emanet edildiği kişi, önemli bir aydın olan Anatoli Lunaçarski idi. Lunaçarski, kendisinden bekleneceği gibi düzeyli bir politika yürüttü. Ama Stalin başa geldiğinde, kendi korkunç siyasetini kültür alanında yürütecek bir isim seçti. Bu kişinin adı Andrei Jdanov’du. Düşünce ve yaratım özgürlüğüne inanmayan, Sovyet sanatçılarının sadece rejim propagandası yapması gerektiğini düşünen korkunç bir adamdı. Kültür Komiseri olur olmaz Mihail Zoşçenko’nun, Anna Ahmatova’nın da aralarında olduğu yazar ve şairlere acı çektirmeye başladı. Prokofiev, Şostakoviç, Haçaturyan gibi büyük bestecilerin gözden düşmelerine ve rejim düşmanı gibi görülmelerine neden oldu, yurt dışına çıkışlarını yasakladı. Çünkü Jdanovcu anlayışa göre sanatçılar, birer propaganda ögesi olmalı ve hükümetin ideolojik tutumunu destekleyen ürünler vermeliydi. Jdanov döneminin sonucunda adına “Sosyalist gerçekçilik” denilen bir roman türü doğdu ve rejime hoş görünmeye çalışan yazarlar düşük düzeyli propaganda kitapları yazdılar. Bu dönem, 19. yüzyılda doruğa erişen büyük Rus edebiyatının sonu oldu. Direnen yazarlar ise ya sürgüne gönderildi ya idam edildi ya da başlangıçta inandıkları rejimin dehşet verici politikalarına katlanamayarak intihar ettiler. Türkiye’de komünizm propagandası yaptığı düşünülen ve bu yüzden mahkûm edilen Nazım Hikmet bile Sovyet rejiminin düşman ilan ettiği yazarlar arasındaydı. Bu ideolojik baskı döneminin aynısını Adolf Hitler de uyguladı. 3. Reich’ın iğrenç politikalarını övmeyen her sanat türünü “entartate kunst” (yozlaşmış sanat) ilan etti. Yüzlerce değerli Alman sanatçı ülkelerini terk etti. Nazi sanatı, ari ırkı yücelten, gayriinsani, hatta insanı ezen bir güç gösterisinin kanlı panayırına döndü. Savaştan sonra bu “modern” ideolojik tutuma tepki duyan, sözüm ona “yüksek idealler” (!) uğruna kitleleri yönlendirmeye kalkan sanat akımlarına karşı büyük bir tepki oluştu. Sanatı özgürleştirip, ideallerin ve ideolojinin boyunduruğundan kurtarmak isteyen yaratıcılar, kendilerine post-modern sığınma limanları yarattılar. Bu limanlarda sanatın tekrar insan doğasıyla, insan psikolojisiyle ve estetikle uğraşması, sadece bunlarla ilgili olarak kaygılanması, genel geçer kitle ideolojilerine ise sırt dönülmesi temel kuraldı. Böylece birey tekrar sanatın merkezine oturdu. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon insan can vermişti ve bu korkunç kıyım “yüksek idealleri” (!) savunan zanaatkarlar tarafından beslenmişti. Buna karşı çıkmak bir vicdan sorunuydu. Post-modern edebiyat, kendi içine gömüldü, toplum sorunlarını dışladı ve edebiyat oyunları oynamaya başladı. Romanlar birer zeka ve mizah gösterisi haline geldi. Hikâye içinde hikâye, bilmece bulmaca, anlatıcı ile anlatılanın yer değiştirdiği biçimler, “bir başka ben düşüncesi”, kitaplardan hatta ansiklopedilerden kitap çıkarma yöntemleri moda haline geldi. Toplum sorunlarıyla uğraşan yönlendirilmiş ideolojik edebiyata duyulan tepki, bu sefer de tam tersi bir tutumla, toplum sorunlarına hiç ilgi duymamaya dönüştü. Yani fena halde abartıldı. Lenin, “En doğru düşünce bile abartılırsa absürde dönüşür” der. Post-modern edebiyat da doğru bir noktadan hareket ettiği halde, absürde ulaştı. Avize bir tarafa doğru tavana yapışacak biçimde çekilmiş, bırakıldığı zaman da elbette gelip tam ortada durmamış, bu sefer öteki tarafa savrularak, yine tavana yapışmıştı. Bence artık bu dönemin de sonuna gelindi. İdeolojik propaganda edebiyatı nasıl bıkkınlık yarattıysa, insanlar sadece oyun oynayan post-modern edebiyattan da haklı olarak sıkıldılar. Bu yüzdem post-modern edebiyat modası bitiyor. Söz sanatları yine büyük hikâye anlatma geleneğine geri dönüyor. Bunu kesin bir dille söylüyorum çünkü otuz ülkedeki yayıncılarımla yaptığım her sohbet ve sorduğum her soru, bu gözlemimi doğruluyor. Amerika’da Jonathan Franzen’in son romanı “Özgürlük” bunun en büyük kanıtlarından birisi. Sadece oyuna dayalı bir edebiyat zaten sürüp gidemezdi. Bu, söz sanatlarının doğasına aykırı bir tutum olurdu. Bir toplumda hiç mi trajedi olmaz, hiç mi deprem gibi felaketler yaşanmaz, hiç mi siyasi suçlar işlenmez? Siz bunun gibi bütün konuları edebiyat dışına itip sadece “kayıp bir kitabı arayan adam” ya da “ikinci benliğinin peşine düşen, hangisi olduğunu bilmeyen anlatıcı” oyunlarına hapsolursanız, edebiyatı hayattan tümüyle dışlamış olursunuz ki buna kimsenin gücü yetmez. Truva savaşını anlatan Homeros, Fransa-İtalya savaşını anlatan Stendhal, Borodino Savaşı’nı anlatan Tolstoy, Sibirya hapishanelerini anlatan Dostoyevski, Fransız devrimini anlatan Balzac, derin yoksulluğu anlatan Dickens edebiyat pantheonundan sizi acıklı gözlerle süzer. Çünkü meşhur sözdür: “İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir.” Edebiyatçılar da insandır ya da insan olmalıdır.