Toplumu ve yönetimi eleştirmek neredeyse sanatçıların, yaratıcıların doğası haline gelmiştir. Tarihin her döneminde ve her toplumda böyledir bu iş. Ama her sanatçı, her yazar eleştirmez. Kimileri iktidarların peşine takılır, güç sahiplerini överek hayatlarını kazanırlar. Ama böyleleri azınlıktadır. Yazar genellikle muhaliftir. Hatta Andre Breton ve arkadaşlarından görüldüğü gibi, toplumu sarsmak, şoka uğratmak, deyim yerindeyse iki yakasından tutup iyice sarsmak ister. Kimisi Jean Paul Sartre gibi, eylemlere katılır. Kimisi Yvcs Montand ve Simone Signoret gibi, üyesi oldukları Fransız Komünist Partisi’ni intiharla tehdit eder. Eğer parti ertesi gün akşama kadar Kızıl Ordu’nun Prag’ı işgal etmesini resmen kınamazsa, iki sevgili intihar edecektir. Bütün bunlar sorumluluk duygusundan kaynaklanıyor. Yazarlar, sanatçılar kendilerini toplumun gidişinden sorumlu tutuyor ve saptadıkları yanlışları eleştirerek sonu gelmez bir “düzeltme” işlevini üstlenmiş görünüyorlar. Yazarlar için bu duygu, sadece “sol aydın” nitelemesiyle de açıklanamayacak kadar derindir. Çünkü tarihin her döneminde ve her toplumda böyle muhalif yazarlara rastlanmıştır. Dikkat ediyorum; Türkiye’de de yazarlar düzen muhalifi. (Bilmem bu “muhalif duruşu, gelip geçici iktidarlar bağlamında kullanmadığımı açıklamaya gerek var mı?) Gazete yazarları ise bu “düzelticilik” görevini, mesleklerinin temeli sayıyor ve her gün yakınma dozu epeyce yüksek olan yazılar yazıyorlar. Arada bir “iyi şeyler de oluyor” yazıları yayınlasalar bile temel işlevleri eleştiri. Bu da sağlıklı bir şey. Ben bu tip yazıları çıkış noktasına ve amacına göre ikiye ayırıyorum: Birinci tip eleştiri; bu toplumun adam olmayacağı, zaten ülkenin geçmişinin de rezalet olduğu, bu durumda sağlıklı bir geleceğe kavuşamayacağı tezine dayanıyor. Bu yazıları, bu topraklarda doğmak bahtsızlığına uğramış olan yazarın kadere isyanı ve topluma sövgüsü gibi okuyabilirsiniz. Hiç umut yoktur. İkinci tip eleştiri yazıları ise tam tersi görüşten yola çıkar: Bu topraklarda yeşermiş olan kültür ve bunca insani gelenek varken, niye bu hale düştük diye yakınır. Bugünkü yönetimlerin basiretsizliğine ve toplumun ana değerlerden kopmasına ağıt yakar. Birinci eleştirinin sonucu şudur: Bu toplum ve Türkiye buna layıktır. İkinci eleştiri ise şunu söyler: Bu ülke buna layık değildir. Değerlerini yitirdiği için böyle oluyor. Benim on beş yıllık günlük yazılarımı tarayacak olanlar, durmadan ikinci görüşü işlediğimi bilirler. Çünkü samimi inancım bu: Kente göçün yarattığı bir “değersizleşme” süreci yaşayan Türkiye’nin, yeniden bir “değerler toplumu” olma mücadelesi gibi de algılayabilirsiniz bunu. Bana kalırsa; bundan sonra eleştiri dozu taşıyan yazıları bir de bu gözle okumayı deneyin. Eleştiri çok sert ve acımasız olabilir ama sorun bu değil; temelinde olumlu bir düşüncenin bulunup bulunmaması. Siz, “Burası zaten çürümüş bir ülke, elleme kardeşim, işine bak!” diyenlerden misiniz, yoksa “Niye bu hale düşüyoruz?” sorusunu soranlardan mı? İşte temel ayrım burada.
