Bugünlerde Federico Fellini’nin Orkestra Provası adlı filmi sık sık aklıma geliyor.Bazen durumumuzla film arasında o kadar büyük benzerlikler görüyorum ki; Marquez’in ünlü “Hayat sanatı taklit eder!” sözüne inanasım geliyor.Fellini, bu az izlenmiş filminde, çığrından çıkmış bir orkestrayı anlatır.Şefin egemen olamadığı, müzisyenleri ortak paydada buluşturamadığı bir kargaşa yaşanmaktadır.Film ilerledikçe; her kafadan ayrı ayrı sesler çıkma durumu yoğunlaşır.Bir kakofoni başlar.Oysa eseri icra edebilmek için orkestranın disipline ve uyuma ihtiyacı vardır.Herkesin bildiği gibi, değişik sesler, aklına estiği gibi çıkamaz; genel uyum içinde kalmaya özen gösterir.Her müzisyen, “Bu benim özgürlüğüm!” diyerek, esere istediği yerden dalamaz.Mesela flüt, obua, fagot, keman, viyolonsel gibi enstrümanlar, sırası gelmeden çalınamaz. Sıra geldiğinde de müzisyen önündeki notaların ses ve zaman değerleriyle kısıtlıdır.Bir tek nota bile şaşamaz.Orkestra çok seslidir ama bu çok seslilik müthiş bir disiplinle sağlanır.Özgürlük, kargaşa demek değildir.Ama filmdeki orkestra bunu böyle algılar.Herkes notayı falan bırakıp, aklına estiği gibi takılmaya başlar.Artık salonda müzik değil, korkunç bir gürültü vardır.İşi azıtan “özgür” müzisyenlerden bazıları elindeki çalgıyı da bırakır.Kimi masanın altında sevişmeye başlar, kimi duvarın köşesinde doğal ihtiyacını giderir.Ama Fellini bu arada bize ilginç şeyler göstermektedir.Zaman zaman bina korkunç bir gürültüyle sarsılmaktadır. Müzisyenler bu sesle bir an şaşırmakta, sonra yine kaldıkları yerden devam etmektedirler.Aslında bu sesi çıkaran, o binaya indirilen dev bir balyozdur. Bir vincin ucunda sallanan dev küre, arada bir duvara vurmaktadır.Bu bir uyarıdır aslında ama hiç kimse uyarıyı dinlemek istemez.Prova giderek çılgınlaşır, balyoz sesleri de artar.
Sonunda ne olur dersiniz…Balyoz gelip güm diye yıkar duvarı. Müzisyenler toz toprak içinde kalarak, korku dolu gözlerle bir köşeye toplanırlar.Biraz sonra başka bir şef gelir.Sopasını eline alır; haykırarak nutuk atmaya başlar.Konuşması zaman zaman Hitler’in Almancasını andırmaktadır.Yeni şef “Achtung!” (dikkat!) diye haykırır, müzisyenler disiplin içinde hizaya girer.Artık orkestraya korku egemendir.Prova başlar.
Acaba Fellini bu filmde ne anlatmak istiyordu?Faşizmi yaşamış olan büyük sanatçı, hangi yürek sancısıyla bu filmi çekmek zorunda hissetmişti kendini?Derdi neydi?Sevdalım Hayat kitabımı okuyan ve neler çektiğimizi öğrenenler, bu yazıyı daha iyi anlayacaktır.Unutulmasın ki bina yıkılırsa hepimiz altında kalırız.Not: Ben bu konuyu 1978 yılında Halkın Dostları dergisinde yayınlanan bir yazımda da işlemiş, yine bu filmi anlatmıştım.
