Son zamanlarda beni, doğru tahminlerde bulunmuş olmanın tarifsiz hüznü kaplamaya başladı. Bu hüzün, “Beni niye anlamadılar, dediklerime niye kulak asmadılar?” sorusundan kaynaklanmıyor. Öyle olsa iş kolaydı. Sonunda ben siyasal bilimci falan değilim, bu alanda bir kariyer beklediğim de yok.Siyasal öngörülerime hak verilip verilmemesi, benim açımdan bir şey değiştirmez ama ülke için çok şeyi değiştirir.Bir toplum üzerine sadece akademisyenler ve siyasetçiler düşünmez; sanatçılar da düşünür.Ben topluma bakarım, gözlem yaparım, bu gözlemlerimi romanlarla, yazılarla, bestelerle ifade etmeye çalışırım. Bir bilim adamı olmadığım için bu iş sezgiye ve gözleme dayanır.Ama bütün ciddi toplumların bildiği gibi, sanatçı sezgilerinin de bir değeri ve önemi vardır.
Şimdi gelelim hüznümün sebebine:On beş yıldır “Üç kutuplu Türkiye” tehlikesine dikkat çektiğim halde, buna kimseyi inandıramadım.Şimdi duruma bakın; Meclis’e din, etnisite ve milliyetçilik ekseninde partiler girmiş.Türkiye haritasında bu partilerin oy aldığı bölgeleri parti renklerine boyasanız, birbirinden kesin olarak ayrılmış bölgeler tesbit edersiniz.Son olarak Profesör Hasan Köni de bu gözlemimi net sözlerle doğruladı: “Türkiye üçe bölünmüştür!” Ne yazık ki dinletemedik, anlatamadık, engel olamadık.
Peki bu üç kutup arasında ben taraf mıyım?Olmamayı tercih ederim, çünkü bu kutuplaşmanın daha da sertleşmesinin ülkeyi karanlık günlere götüreceğinden kuşkum yok.Tarihte birçok ülkenin yaşadığı bu talihsizliğin bedeli ağır olur.Benim açımdan birinci görev; kutuplaşmanın yumuşamasını ve insanların birbirini anlamasını sağlamak.Çok mecbur kalırsam ben de bir safta yer alırım ama dediğim gibi, bu noktaya gelmeden önce ülkede birliğin sağlanması en büyük arzum.
AB konusunda da aynı hüzne kapılıyorum.İki yıl Avrupa Konseyi’nde milletvekilliği yaptım, 1996’dan beri UNESCO’nun elçisiyim; hayatım Avrupalı siyasetçiler arasında geçti.Gündüz kürsüde hararetle Türkiye’nin AB üyeliğini savunan Avrupa liderine, akşam yemeğinde iki kadeh şaraptan sonra “Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?” dediğimde, verdiği “Azizim Avrupa delirdi mi ki Türkiye’yi alsın!” cevabını bir türlü kamuoyuna aktaramadım.Çünkü hükümet AB üyesi olduk havasını pompalıyordu, basın da bu pompayı fırtınaya dönüştürüyordu.Şimdi Euro’daki haritadan bizi sildiler diye matem tutanlar, bir zahmet bu konudaki yüzlerce yazıma baksınlar, bunun yeni bir şey olmadığını anlasınlar.
301 değiştirilsin diye Meclis’te aylarca tek başıma verdiğim mücadeleye mi yanayım; şiddetin gelişmesi konundaki uyarılarımı mı düşüneyim, bu politikalar sürdürüldükçe Kürt sorunun daha da ağırlaşacağı yönündeki yazılarımı mı çıkarayım, “Türkiye’de rejimin değişeceği tarih” adlı makalemi tekrar mı yayınlayayım, laikliğe karşı verilen mücadelenin Türkiye’de özgürlükleri daha da budayacağını mı anlatayım?Galiba hiçbiri işe yaramayacak; kamplaşmış, saf saf bölünmüş; bir ülkede sanki birkaç değişik milli takım olabilirmiş gibi düşünenlerin sayesinde başımıza gelenleri hep birlikte katlanacağız.Tarih yine bizi haklı çıkaracak ama hiç kimse çıkıp “Yahu bu adam bizi uyarmıştı!” deme namusuna sahip olmayacak.
