Her ülkede sanatın ve bilimin üzerine oturduğu bir ortak temel, o ülkeye özgü bir düşünme ve davranma biçimi vardır. Türk üniversitelerinin, bilim adamlarının, çeşitli dallardaki sanatçıların, ekonomistlerin vs. üzerinde gelişip boy atacağı temel nedir? Bize ait olan ve hiçbirinden vazgeçemeyeceğimiz Doğulu ve Batılı kimliklerimizi buluşturduğumuz, yerli bir sentez var mı? Günümüz Türkiye’sini en iyi tanımlayabilecek anahtar sözcük “değişim”dir. Bu değişim sürecine, kültürel kimliğini tanımlamış, tarihinden gelen çeşitli, değişik öğeleri bir ulusal kimlikte buluşturmuş olarak mı giriyoruz? Bunun yerine, her birinin ötekini yok etmeye çalıştığı Doğu, Batı, Levanten, Kürt, Laz, Egeli, Müslüman, ateist, Alevi, Sünni, Amerikancı, Orta Doğucu, asker, sivil kör dövüşünü mü yaşıyoruz? Bu, kültür alanında bir iç savaş anlamına gelmez mi?
Düşünce kültürden türer. Kültürün beslediği düşünce ise üretime dönüşür. Gelişmiş ülkelerin sadece tüketimini, teknolojik seviyesini ve refahını görmek, meyvelere gözünü dikerek ağacı görmemek demektir. Ağaç kültürdür. Ve kültür yarım yamalak eğitim verilen okullardan alınan bir belge değil, bir halkın tarihini kapsayan ve o halkın insanlık tarihi içindeki yerini belirleyen varoluş biçimidir. Temel eğitimi bitiren çocuklarımız uygarlığın belki de ilk koşulu olan şiddetten uzak durmayı, başka insanlara saygı göstermeyi, doğayı sevmeyi becerebiliyorlar mı? Yoksa iş olsun diye bitirilen okullardan, kültür ve eğitim düşmanı hoyrat, kaba gençler mi yetişiyor?
Avrupa Birliği ile olan sorunlarımızın temelinde ekonomi, politika vs. değil kültür ayrılıklarımız yatıyor. Portekiz, Yunanistan, İspanya gibi ülkeler de AB’ye girdikleri zaman yoksul ülkelerdi. Demek ki ekonomi büyük sorun değil. Esas mesele zihniyette. İspanya, iç savaşta “Yaşasın Ölüm!” sloganına sarılmış bir ülkeydi. Yunanistan da iç savaşta en büyük zulümlere sahne olmuştu. Ama sonunda bunları aşabilecek bir toplumsal bilince kavuştular. “İnsan hayatı” denilen kavramın kutsallığını kavradılar. “Can”ın öneminin farkına vardılar. Türkiye’de toplumu etkileyen çevreler ise durmadan “öldürme” propagandası yapıyor. “Devlet adına kurşun atanlara” tapıyor “namus cinayetlerini” anlayışla karşılıyor, maç nedeniyle “milli hisleri kabararak” insan öldürenleri anlamaya çalışıyor. Sokakta durup dururken kedi köpek tekmeleyerek ve bahçesinde bir koyunun derisinin yüzülmesini keyifle seyrederek, adam öldürmeyi yiğitlik zanneden çocuklar, büyüdükleri zaman her an öldürmeye hazır bir ruh durumunda yaşıyorlar. Türkiye, insanoğlunun en şiddetli eylemi olan “öldürme”yi evrensel ahlaki kalıplara oturtmak zorunda.
