Odamızdaki duvarın rengi bile bilincimiz üzerinde etki yapıyor. Kokular, renkler, sesler bilinçaltımızı etkiliyor. Koskoca kent de, genleri bozulmuş bir dinozor canavarlığıyla ruhlarımız üzerine abanmakta. Böyle bir kentte yaşayan insanların ruh sağlıkları yerinde olamaz. Velhasıl kaçak bina, demir filizi, dışkı kokusu, sülfür dumanı, ezilip asfalta yapışmış kanlı hayvan gövdeleri ve etrafımızda vızır vızır uçuşan kurşunlarla dolu bir hayat sürüyoruz. Ve bunun sonucu olarak da herkes birbirine düşüyor. Ne politikacı kurtulabiliyor bu hoyratlıktan, ne köşe yazarı, ne de iş âlemi.

İnsan bedeni denilen mucizenin istekleri, sakınımları, kendisine yönelen tehlikeleri algılayış biçimi, bağışıklık sistemi ve ritmi çok önemli. Bu önemli bilgiler doğu uygarlıklarında kuşaktan kuşağa aktarılmış ve önemli birikim oluşturmuş. Batı uygarlığı ise bu bilgileri küçümseme eğiliminde. 300 yıllık tıp bilgilerine dayanarak, binlerce yılın birikimini taşıyan insanlık deneyimine karşı çıkıyor. Elbette ki modern tıp inkâr edilemez, edilmemeli. Ama modern tıptan önce hastalarını tedavi etmek zorunda kalan insanların birikimi de çok önemli.

İnsanlar çoktan beri doğal gelişimlerini terk etti. Oysa biz de doğadaki diğer canlılar gibiyiz. Onlara benzer içgüdülerimiz, sezgilerimiz, doğal yeteneklerimiz var. Ama iyice yalıtılmış bir yaşamda bunları teker teker yitiriyor, garip yaratıklar haline geliyoruz. Doğal yaşamda televizyon, otomobil, asansör, nükleer silah yok. Bu buluşlar bir yandan hayatımızı kolaylaştırıyor, bir yandan da bizi türümüze yabancılaştırıyor. İnsanoğlu dört ayak üstünde yürüyordu. Bir an geldi; ayağa kalktı. Homo erectus (Latince, dik insan) oldu. Acaba bugün milyonlarca kişinin bel ve omurga rahatsızlığı çekmesinde, homo erectus aşamasının henüz tamamlanmamış olmasının etkisi yok mu? Canlılar içinde en zor ve sancılı doğum yapanın, insan türünün dişisi olması da buna bağlanabilir mi?

Bütün bunlar sadece bedenle ilgili. Ya modern yaşamın ruhlarımız üzerindeki tahribatına ne buyrulur? İnsanoğlu kendi cinsini kitle halinde yok eden tek canlı türü! Bunu hiçbir hayvan yapmıyor. Kendi cinsinden olanı öldürmüyor. Kendi türüne işkence etmiyor. İşkence kavramı başlı başına bir insan icadı! Doğada işkence yok. Kısacası dünyanın en vahşi yaratıkları bile, insanların birbirlerine uyguladığı zulmü bilmiyor, tanımıyor. Din savaşları, kitle katliamları, işkenceler, atom silahları… Dünya sakinleri arasındaki en zalim tür olmak da bir “insanca yanlış” mı acaba?