Sık sık Anton Çehov gelir aklıma, büyük Çehov! Onun dahice örülmüş oyunlarında da her şey olağan gibidir. Gündelik yaşam, tembel bir nehir gibi ağır ağır akmakta ve insanlar kendilerini nehrin akıntılarına bırakmaktadır. Yaz bahçelerindeki beyaz giysili insanlar, piyano konserleri, yemekler, fıkralar ve entelektüel tartışmalarla vakit geçirirler. Ama oyun biraz ilerleyince anlarız ki, bu insancıkların hepsi derin bir huzursuzluğun pençesindedir. Durup durup ağlama krizlerine giren kadınlar, ölesiye sarhoş bir doktor, ona umutsuzca sevdalanmış bir genç kız, ölümü bekleyen bir ihtiyar… Hepsi de huzursuz ve her an isteri krizlerine açık bir kırılganlıkta yaşamaktadır ama dış görünüşte bunu fark etmeye imkân yoktur. İç huzursuzluğu anlayabilmek için Çehov çapında dahi bir yazarın, insan ruhlarını, sandıktan çıkarılmış gizli bir çeyiz bohçası gibi kat kat açması gerekmektedir. İhtilale yani büyük değişime akan bir toplumdaki derin huzursuzluktur bu. Taşlar yerinden oynamış ve insan ruhları onulmaz biçimde yaralanmıştır.

Türkiye’de de ekonomik krizlerden daha yoğun olarak yaşanan kriz bence bu. Amacını yitirmiş, hayallerini tüketmiş ve yarınına umutla bakamayan bir toplum. Büyük değişimin sancılarıyla kıvranan ve ne olduğunu bir türlü anlayamayan huzursuz insanlar. Yerleşik değerlerin çöktüğü ama bir türlü yeni değerler sistemine geçemeyen insanların iki cami arasında binamaz kalmış hali. Beni en çok bu durum korkutuyor biliyor musunuz! Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman, ekonominin ve siyasetin bu yarayı iyileştirmesi çok zor oluyor.

Belli bir yaşta insanın kendisini kanıtlama çabası, kendini anlama çabasına dönüşmelidir. Ne var ki bazıları yaşlanır ama olgunlaşamazlar, ömürlerinin sonuna kadar başkalarının kendileri hakkında ne düşündüğü en önemli konu olarak kalır. Beğenilmek, sevilmek ister ve bütün güçleriyle bunu sağlamak için uğraşırlar. Bazıları da belli bir olgunluğa erişince, kendilerini beğendirmeye çalışmaktan vazgeçer ve dünyayı daha rahat bir gözle seyretmeye başlarlar. Bu aşamada kişinin “nasıl göründüğü” sorusu önemini kaybeder, bunun yerine kendisinin “dünyayı ve insanları nasıl gördüğü” öne çıkar. Değeri ölçülmeye çalışılan kişiden, değer ölçmeye geçiş aşamasıdır bu. O kişi artık yarışta değil, jüridedir. Altın değil sarraftır. Aktör değil, yönetmendir. Kıratı ölçülen taş değil, kuyumcudur. Ve bütün bunlar eğer bir iç disiplinin tutarlılığını taşıyorsa, o kişi dünyanın nirengi noktalarından birisi olur. Çevresindeki insanlar için bir ayar haline gelir. Bir terazidir, bir ölçüdür. Bazıları bu noktaya hiç gelemeden ölür ve son sorusu “Acaba beni beğeniyorlar mı?” olur. Bazıları da iç dünya zenginliği sayesinde manevi birer otorite mertebesi kazanırlar. Birinciler telaşlıdır, ikinciler sakin. Birinciler hırsı piriye kapılmıştır, ikinciler evren içindeki insanoğlunu hangi ölçekte değerlendireceklerinin farkındadırlar. Yaş insana olgunluk ve bilgelik getirmeli.