Aristokratı olmayan bir ülkede, halkın yüzyıllar içinde geliştirdiği soylulu soyluluk biçimlerine ve geleneklere de sırt çevrilince, ortalık hiçbir kelimeyle açıklanamayacak bir düzeysizliğe kaldı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında hiç olmazsa dededen babadan sürüp giden gelenekler ve anaların aşıladığı ahlak anlayışı, bir aile kültürünün yarattığı soylu tonları taşımaktaydı.
İnsanlar birbirine karşı daha saygılı olmaları gerektiğini hissediyor ve "utanma" adı verilen bir duygunun varlığını biliyorlardı.
Toplumu dengeleyen bu ahlak anlayışı Çanakkale'de de kendini göstermişti, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında da.
Bu ailelerin çoğu, dönemin Cumhuriyet Halk Partisi ile bütünleşmişlerdi. O zamanlar zaten başka parti olmadığı için büyük toprak sahibi Adnan Menderes dahil herkes CHP'liydi.
Bu durum CHP'ye ister istemez bir eşraf ve seçkinler partisi havası veriyordu.
1946'da başlayan Demokrat Parti hareketi ise doğrudan doğruya, eşraftan rahatsız olan köylüyü hedef aldı.
"Yeter söz milletin!" sloganı, ilk bakışta yönetici kasta bir başkaldırıyı simgeler gibiydi.
Ama 1950 sonrası işler hiç de sanıldığı gibi gitmedi. Çünkü Demokrat Parti'nin niyeti liberal ve hukuka saygılı bir demokrasi yaratmaktan çok, "Her mahallede bir milyoner!" sözüyle özetlenen bir sınıf değiştirme hırsını kışkırtmaktı.
Doğaldır ki bu "devlet eliyle fert zengin etme" işlemi, partinin yandaşlarından, onu desteklemiş olan Anadolu teşkilatlarından başlayacaktı.
Böylece ülkede yeni zenginler türedi. Gerçekten de her mahalle, görgüden yana kıt ama paradan yana zengin ailelerle doldu.
Bu dönemde, bir yandan popülizm yapılırken bir yandan da halkın gerçek değerleri yokedildi: Köy enstitüleri ve halkevleri kapatıldığı gibi, Türkçenin en güzel örneklerini taşıyan cönkler yakıldı, kitaplıklar tahrib edildi; aydınlar baskı altına alındı.
Sözü fazla uzatmamak için bugün yakındığımız görgüsüzlük, hoyratlık ve kabalık tohumlarının o dönemde atıldığını söylemekle yetinelim.
Niyetim bir dönemi suçlamak değil ama ayakların baş, başların ayak yapılmasının başlangıcıydı bu.
Zehirli sarmaşığı hızla büyüten diğer nedenlere başka bir yazıda değiniriz.
Bugün soylu kavramlar ve evrensel değer ölçüleri hayatımızdan uzaklaştırıldı.
Murat Belge'nin güzel tanımıyla "hayatımızın niteliği bozuldu."
Bu yazıyı yazarken televizyon ekranında 12-13 yaşlarındaki bir kız çocuğu ilk başta Türkçeye benzetemediğim bir arabesk telaffuzla şarkı söylüyor. Ne dediğini anlamak için dikkat kesiliyorum: Neden sonra "Kız mısın, karı mısın?" sözlerini anlayabiliyorum.
Sevimli bir kız çocuğuna bunu söyletiyorlar.
Kliplerde, keserle yontulmuş suratlarına nefret anlatımı oturmuş magandalar, yakıp yıkma, kıskanma, horlanma, isyan, cinsellik ve bolca cehalet kokan bir şeyler haykırıyorlar.
Bunlara benzeyen adamlar evlere girip kadınları bıçakladığında suç oluyor ama aynı tavrı müzik adı altında yutturduklarında, milyonlarca kişi peşlerine takılıyor.
Sizce Mustafa Kemal'in ve Cumhuriyet'in projesi böyle bir nesil yetiştirmek miydi?
Hangi ülke, kültürünün, dolayısıyla gençliğinin ve geleceğinin yokedilişine bu kadar katlanabilir bilmiyorum.
Tema vakfı topraklarımızı kurtarmaya çalışıyor.
Peki kültürümüzü bu şiddetli erozyondan kim koruyacak?
İşgal Kuvvetleri bile bize bu kadar çok zarar verememişti.
