Napolyon sürgüne gönderildiği adada, Paris’ten haber almaya pek meraklıymış. Sık sık eski adamlarıyla buluşur ve Paris’teki yönetim hakkında sorular sorarmış: “Maliye nasıl gidiyor?” “Kötü!” “Peki savunma?” “İyi değil!” “Adalet!” “Fena değil. En iyi işleyen kurum adalet!” Bu cevaplar üzerine Napolyon susarmış. Uzun bir süre Paris’ten gelen ziyaretçilerle konuşmalar böyle devam etmiş. Ama bir gün, gelenler adaletin de bozulmaya başladığını söylemişler. “Üzgünüz ama yargı da elden gidiyor!” demişler. Bunun üzerine Napolyon “Çizmelerimi getirin!” demiş. “Kurumlar bozulup, sonra zamanla düzelebilir ama adalet her şeyin temelidir. O bozuldu mu işler vahim demektir.” Söylenti midir değil midir, bilmem ama hukukçular Napolyon’la ilgili bu hikâyeyi çok sever, sık sık anlatırlar. Ne var ki anekdotun anlatmak istediği şey doğru: Adalet, insan toplumlarının bir arada yaşayabilmesi için hava kadar, su kadar gerekli. Adaletsiz yaşam olmuyor. Ama gelin görün ki insanlar, her devirde adaleti eğip bükmeye pek meraklı. Hele bizim gibi büyük bir sarsıntı geçiren ve değerler sistemini yitiren toplumlarda bu istek daha da belirginleşiyor. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de zaman zaman, siyasetle hukuk alanları karşı karşıya geliyor. O zaman herkesin kafasındaki formül hazır: Hukuku değiştirip, siyasete uyarlayalım, olsun bitsin. Çünkü hukuk kural demek, siyaset ise fiili durum. Dünya uygarlık tarihini bilmeyen ve uzun vadeli, analitik düşünme yeteneğine sahip olmayan birçok insana, kuralları fiili duruma göre değiştirmek cazip geliyor. Bunun en son örnekleri 3 Kasım seçiminden sonra ortaya çıktı: Türkiye şimdi enerjisini buna harcıyor. Oysa adalet gecikmeden, tarafsız ve vicdanlara uygun bir biçimde işlese; sorunları zamanında çözüme bağlasaydı bu çelişkiler doğmazdı. Yaşadığımız sıkıntının temel nedeni, yargı organlarını bile birbirine düşüren hukuki kargaşadır.