18 Aralık 1915 tarihli Amerikan gazetelerinde şöyle bir haber göze çarpıyordu: “İki Amerikalı bilim adamı, Thomas Edison ve Nikola Tesla, yeni keşiflerinden dolayı Fizik dalındaki Nobel Ödülü’ne layık görüldüler.” Thomas Edison’u tanıtmaya zaten gerek yok. Ondan daha az bilinen Tesla ise Sırp asıllı ve elektromanyetik alanında çığır açmış, dahi bir bilim adamı. Hayatı boyunca evlenmemiş, bir fotoğrafçıya poz vermemiş, huysuz, kavgacı, sürekli otellerde yaşamış ve yine bir otel odasında ölü bulunmuş olan egzantrik bir adam. 1915 Nobel Ödülü’nü bu iki dahiye paylaştırmak çok akıllıca bir karar. Ama kısa süre içinde basında çıkan bu haberlerin asılsız olduğu ve ödülün bu iki dâhiye verilmediği anlaşılıyor. Komite bu konuda bir açıklama yapmıyor, sessiz kalmayı tercih ediyor. Olayın aslı yıllar sonra ortaya çıkıyor. Edison ile Tesla birbirlerinden ölesiye nefret ediyorlar. Tesla aslında o buluşların kendisine ait olduğunu öne sürerek Edison’a birçok dava açıyor. Edison da boş durmuyor elbette. O da karşı davalar açıyor. Patent hakları üzerinde kapışıyorlar. Tesla, radyoyu kendisinin bulduğunu iddia ederek Marconi’yi de mahkemeye vermiş zaten. Edison ve Tesla birbirlerini asla görmüyorlar. Aralarında ölümcül bir nefret ve rekabet var. Nobel komitesini korkutan da bu oluyor. İki dâhinin de “ödülü ötekiyle paylaşacağı için” Nobel’i reddedeceğinden, “onunla bir araya gelmem” gerekçesinin bir skandal yaratacağından korkuyorlar. Ödül almasalar bile çağın en büyük dâhileri olarak anıtlaşan bu iki ismin kavgasında çocukça bir yan yok mu sizce? Demek ki elektrik, doğru akım, manyetik alan, Tesla birimi konularında neredeyse insanüstü olan bu dâhiler, gündelik insani ilişkilerinde, birbirini kıskanan mahalle çocuğu boyutunu aşamıyorlar. Bu da insan denilen yaratığın garipliğini bir kez daha gözümüze sokuyor adeta. İnsanın bütün boyutları, bileşik kaplar misali dengeli olarak gelişmiyor. Bir yön çağları aşarken, bir başka yön çocuk düzeyinde kalabiliyor. Bertrand Russel gibi bir insanda da korkunç insani zaaflar görebiliyoruz, başka dâhilerde de… İşte insan soyu böyle: Bir yanı muhteşem, bir yanı süfli. Başı bulutlara değebilir ama ayakları çamurlar içinde.
