Geçenlerde ABD’nin ünlü gazetesi The Washington Post, yaptıkları ilginç bir deneyimi aktardı. Hepimiz için çok önemli ve üzerinde düşünmemiz, dersler çıkarmamız gereken bir yazı bu. İçine sürüklendiğimiz “trendlere uyma” çılgınlığını çok güzel anlatıyor. Deneyim şöyle:Gazete, dünyanın en büyük keman virtüözlerinden biri olan Joshua Bell’le anlaşıyor. Washington’un işlek metro istasyonlarından birine gidiyorlar. Joshua Bell bir köşede oturuyor, önüne bir kutu koyuyor, kemanını çıkarıp çalmaya başlıyor. İnsanlar telaş içinde koşuşturup duruyorlar. Joshua Bell, insanların dikkatini tanınmış eserlere çekmemek için nispeten daha az bilinen klasik müzik eserleri çalıyor. Gazete bu deneyimle, tanıtım kampanyaları olmadan insanların ustaca icra edilen bu müziği fark edip etmeyeceklerini anlamak istiyor. Joshua Bell akustiği çok iyi olan bir ortamda, kemanını müthiş bir hünerle çalıyor. Sonuç ne oluyor dersiniz? Hayal kırıklığı. 43 dakika çalan Joshua Bell’in önündeki kutuda ancak 32 dolar 75 cent birikebiliyor. Oysa Joshua Bell’i şık bir konser salonunda dinleyebilmek için alınacak tek bir bilet bile bu miktardan çok daha yüksek. Eğer dünyanın en önemli sanatçılarından birinin icra ettiği en büyük eserleri dinlemek için bile bir dakikamızı ayırmıyorsak, kim bilir bu hayatta kaybettiğimiz daha neler var! Bu örnek artık sanatın değerinin değil, nasıl sunulduğunun önemli olduğu bir çağda yaşadığımızı apaçık gösteriyor. İnsanlık kendi beğenisine göre davranma ve seçme özgürlüğünü yitirmiş durumda. Bir takım merkezlerde alınan kararlar sonucu bize şunu dinleyin diyorlar onu dinliyoruz, şunu okuyun diyorlar onu okuyoruz. Ödüllerin çoğu bu amaca yönelik olarak veriliyor. Bunun adına da bildiğiniz gibi “trend” diyorlar. Bir çeşit beğeni treni. Sizi hangi trene bindirirlerse o yönde yol almak zorunda kalıyorsunuz. Seçim şansınız yok.

Oysa medya egemenliğinin bu derece baskın olmadığı eski çağlarda, bir sanat eseri ancak kulaktan kulağa aktarılarak yayılabiliyordu. Milyonlarca insanın beğenisi, bir kişiyi ya da bir eseri ünlü kılabiliyordu. Bunlardan bazıları, yaygınlığın yanı sıra geçen zamana da direniyor ve klasik haline geliyordu. İyiyi kötüden, değerliyi değersizden, kalıcı olanı geçici olandan ayıran doğal bir filtreydi bu. Şimdi bu önemli özelliği kaybettik. Sabah akşam beynimizi yıkıyorlar ve bize ne yapacağımızı söylüyorlar. Ve ne yazık ki seçme ve beğenme özgürlüğümüz elinimizden alınmış durumda. O hale gelmişiz ki medyanın övmemiş ve konserine gidin dememişse bir önemli müzisyeni bile fark edemiyoruz.