Yirmi beş yıl olmuş gazetelerde yazı yazmaya başlayalı. Dile kolay: Yirmi beş yıl. Yani çeyrek yüzyıl. İçimde nedense çeyrek yüzyıldır her gün aynı yazıyı yazdığıma dair bir his var. Her gün aynı. Yirmi beş yıldır bu ülkedeki büyük ahlak krizinden söz ediyoruz. Şovenizme, darbelere, asker ve sivil dikta heveslerine, insan hakları ihlallerine, kutuplaşmalara, kültür düşmanlığına, yasaklara, şiddete, seçilmiş diktatörlere, savaş kışkırtıcılarına karşı çıkıp duruyoruz. Ne sınavlardan geçtik. Sivas faciası, Musa Anter’lerin katli, Ermeni konusu, ölüm oruçları, tecavüzler, Rahşan affı, Ahmet Kaya linci… Say sayabildiğin kadar. Hiç kimse çıkıp da bu çeyrek yüzyıl içinde, şu konuda ilkesiz davrandın, temel ilkelerine ters düştün diyemez. Bu binlerce yazının her satırına bugün de imzamı atarım. Çünkü bunlar evrensel insan değerlerine saygıyı ilke edinmiş yazılardır. Bu yüzden her gün aynı yazıyı yazıyormuş gibi hissediyorum kendimi.

Bugün sıra yine ülkedeki büyük ahlak krizine geldi işte. Toplu tecavüzler, küçük çocukların bedenini kullanan, kirleten, zedeleyen “şehir ileri gelenleri.” Gizlenen suçlar, toplu susuşlar. Bazı şehirlerinin üstüne çöken utanç bulutu. Mutluluk romanımda bir karakter, bu ülkede en çok sayıda davanın aile içi ilişki -ensest- yüzünden açıldığını söyler .Oğlan askere gider, kayınpeder gelinin başına çöker, dede ahırda torununu sıkıştırır. Bu toplumda saklanan, gizlenen, yok sayılmaya çalışılan korkunç bir ahlaki çöküntü var. Ama gerçek o kadar korkunç ki kimse yüzleşmeye cesaret edemiyor. Şimdi bana “genelleme yapma” diyenler çıkacaktır. Onlara Newsweek Türkiye dergisinde yayınlanan listeye bir göz atmalarını tavsiye ederim. Bunlar buzdağının sadece görünen kısmı. Kimbilir kuytu odalarda, ahırlarda, tarlalarda, loş sokak aralarında kaç hayat kararıyor. Hem de hiç mahkemeye gidemeden.