“Röportajları tekrar okudum ve bir kez daha bayıldım” dedim. “Anlıyorlar mı acaba?“ diye sordu. “Elbette anlıyorlar!” dedim. “Neden böyle diyorsun? ”“Bu ülke bir kültür çölüne döndü de ondan“ dedi. “Olsun!” dedim. “Her çölün bir efsanesi var. Bizim efsanemiz de sensin. Artık herkes seni çölün büyük bilgesi olarak selamlıyor, önünde eğiliyor. “İnanmıyorum sana!“ dedi. “İnan” dedim. “Nereye gitsem, senin adını anınca büyük kitlelerden alkışlar, çığlıklar yükseliyor. ”Yaşar Kemal’le evinde oturuyoruz. Satı hanım, kafeinsiz kahvelerimizi getirmiş. Salon kitap dolu. Yaşar Kemal’in dünya dillerine çevrilmiş yüzlerce eseri ayrı bir bölümde duruyor. Masanın üstünde fırından yeni çıkmış bir kitap. Fransa’da Gallimard Yayınevi Quarto diye yeni bir prestijli diziye başlamış. İlk kitabı “İnce Memet Efsanesi“. Dört cilt bir arada. İçinde Lütfi Özgünaydın’ın, Ara Güler’in fotoğrafları da var. 1600 sayfadan fazla. Duvarlarda Abidin Dino, Avni Arbaş, Bedri Rahmi resimleri… Bir de Nâzım Hikmet’in annesinin yaptığı bir köylü kadın portresi. Bursa mapusunda yatan oğlunu ziyarete gittiğinde yapmış. Köşede çalışma masası duruyor. Üstünde yazmakta olduğu romanın, beyaz kâğıt tomarı. Ucu açılmış, iyice sivriltilmiş kurşun kalemler. Bir de oyuncaklar. Işıl ışıl, içinde binbir rengin oynaştığı cam bilyeler, mavi kuşlar. Pencere kenarında oturuyoruz. Yaşar Kemal’in bir huyu vardır. Denize bakmaz gibi görünür ama bakar. En ince ayrıntısına kadar inceler, romanlarında yeniden yaratır ama oturup denizi, gemiyi seyretmez. Yine denize bakmadan “Bak devlet geçiyor“ diyor. Dönüp bakıyorum, kocaman bir askeri gemi geçmekte. Kırk yıldır sürekli yaptığımız gibi yine edebiyat konuşuyoruz. Röportajlardaki dilin sadeliğinden, lügat paralama tuzağına düşmemesinden söz ediyorum. “Çünkü Karacaoğlan da öyle yazıyordu“ diyor. “Halk böyle yazıyor, böyle söylüyor. Bunlar kendi edebiyat geçmişlerini bilmiyorlar da ondan lügat paralıyorlar. Önce Batı’yı taklit ediyorlardı, şimdi baktılar ki Batı onlardan da kötü durumda.“ Keşke genç yetenekler, uzun ve anlaşılmaz cümleler kurarak “derin“ olunmayacağını, yalınlığın derinliğe engel olmadığını Yaşar Kemal’den öğrense. Büyük Stendhal ne demişti: “Romanda en iyi dil, zabıt kâtibinin dilidir.” Balzac da öyle yazmıştı, Dickens da, Tolstoy da, Flaubert de, Hemingway de, Steinbeck de… Çünkü hepsinin derdi hikâyelerini iyi ve okunur bir biçimde anlatmak, bu yolla unutulmaz karakterler yaratmaktı.
Yaşar Kemal yeni yayınlanan “Röportaj Yazarlığında 60 Yıl“ kitabıyla hocalık yapıyor adeta. Genç edebiyatçılara, nasıl yalın ve çarpıcı olunabileceğini, röportajın habercilikten nasıl ayrıldığını, nasıl büyük bir yaratı türü olduğunu gösteriyor. O kısacık Sait Faik yazısında öyle bir yazar portresi çıkarıyor ki ortaya, nefesiniz kesiliyor. Bu dünyada “büyük yazar“ diye bir kavram olduğunu bir kez daha hatırlıyorsunuz. Sait Faik’e Amerika’da Mark Twain Cemiyeti’nin fahri üyeliği verilmiş. Bu konu üzerine, dilimizin iki büyük yazarının şu konuşmasına bakın: Yaşar kemal Sait Faik’e diyor ki: “Senden önce, bu cemiyetin ilk üyesi Atatürkmüş…“ Biliyorum. Beni sevindiren de işte bu. Atatürkten sonra benim üye olmam, benim için ne büyük bir şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile, o milletin kendi halinde küçük bir hikayecisinin Amerikada bir cemiyette buluşmaları küçük hikayeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır. Demokrasi de zaten böyle olur. Eğer bu üyelikten memnunsam, bu yüzdendir. ”“Politika…” dedim. “Karışmam.”
Bu konuşma 17 Mayıs 1953’te yapılmış. Yıllar sonra yine bir 17 Mayıs’ta bu alıntıyı yaparken “Ne oldu bize?“ diye düşünmeden edemiyorum. Sait Faik bu sözleri söylerken Atatürk hayatta değil, Demokrat Parti iktidarda. Ama iki büyük yazar onu “milletin yetiştirdiği en büyük çocuk“ olarak anıyor. Aynen Nâzım Hikmet gibi, Atatürk’ün portresini çizen Abidin Dino gibi. “Ne oldu bize?” sorusunun cevabını yine Yaşar Kemal’in cümlesinde buluyorum: “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler gittiler.“
Kitapta ilgi çekici çok röportaj var. İnsan hangisinden söz edeceğini şaşırıyor. En iyisi alıp keyiflice okumak. Ama bir noktaya daha değineyim. Yaşar Kemal’in 1951’de yayımladığı, Sahaflar Çarşısı adlı röportajda Muzaffer Ozak’la konuşuyor. Muzaffer bey, Abdülmecid’in imamı Kazasker Mustafa İzzet’in yazdığı Kuran’ın kendisinde olduğunu belirtince, pirinç taneleri üstüne ayet yazan meşhur Hattat Osman Bey diyor ki: “Bütün İslam âleminde en güzel hatlar Türklerindir. Ne Araplar, ne de Acemler Türklere erişebilmişlerdir bu işte. ”İlginç olan başka bir şey ise Muzaffer Bey’in Cerrahi tarikatının lideri oluşu. Bilmem ama belki de bu kendisiyle yapılmış tek röportajdır.
Bir yanda Sait Faik, bir yanda Atatürk, bir yanda Kazasker Mustafa İzzet’in Kuran’ı, bir yanda yanan ormanlar, kaçakçılar, Boğaz, akrep ve gül şehri Diyarbakır, deprem, mağaralarda yaşayan insanlar… Hangi birini anlatayım. İnsan bu kitabı okurken bugünün Türkiye’sine bakıp, kamplaşmadan da beter olan durumun “sığlaşma“ olduğunun farkına varıyor.
Yaşar Kemal’le konuşurken saatler akıp gitmiş. Sular kararmaya başlamış. Balkondaki rüzgâr gülü fırıl fırıl dönüyor. Kalkmadan önce gözüm şöminenin üstüne asılmış olan el yazısına ilişiyor. “İnsan var karartır ak gündüzü İnsan var ağartır gecemizi “Altında Sabahattin Eyüboğlu imzası var. Gecelerimizi ağartan büyük usta, büyük insan, büyük dost Yaşar Kemal’e bin kere selam olsun. Ona da, göçüp giden güzel insanlara da. * Yaşar Kemal, Röportaj Yazarlığında 60 Yıl, Yapı Kredi Yayınları
