Bir polemik aracılığıyla da olsa Jacqueline (okunuşu jaklin) du Pré adının Türkiye’de gündeme gelmesi iyi oldu. Bilenler vardı elbette ama belki de daha önce bu harika kadının adını duymamış olanlar, onun müziğini ve trajik hayat hikâyesini tanıma olanağı bulabilirler. Uçurumda açmış garip bir çiçek kadar güzel olan Jacqueline’in hayat hikâyesi ilginç bir filmde anlatılmıştı. Uzun sarı saçlarıyla çellosunun üzerine eğildiği zaman gökten yeni inmiş bir melek gibi görünen du Pré, hiç de melek değildi aslında. Sürekli aşırılıklara sürüklenen, kırılgan, çılgın ve burjuva ahlâkının kendisine dayattığı kuralları altüst eden bir sanatçıydı. Ne yazık ki daha 28 yaşındayken doğa da bu güzel genç kadını altüst etti ve MS hastalığı o rüya gibi kızın kemiklerini eğip bükmeye başladı. Filmde en çok ablasıyla ilişkileri üzerinde durulduğunu hatırlıyorum. Daha iki küçük çocukken yetenekli bir flüt öğrencisi olan ablasını geri plâna itiyor ve çellosuyla yıldızlaştıkça, ablayı sessiz bir hayata mahkûm ediyordu. Sonra abla evlenip, bir çiftlikte evinin kadını olarak yaşayıp giderken büyük yıldız, ünlü ve güzel Jacqueline çiftliğe gelerek çok mutsuz olduğunu, ablasının sakin hayatını kıskandığını söylüyor ve onun boynuna sarılıp ağlayarak bir şey istiyordu. İstediği şey; ablasının kocasıyla yatmak, onun yerine geçmek, bir yuva huzurunu hissetmekti. Zaten hayatını mahvettiği ablasından bunu istemeyi bir hak olarak görüyor, onu kırdığını, üzdüğünü bile düşünmüyordu. Çünkü sadece kendisiyle meşguldü Jacqueline. Başkaları yoktu. Ablası, onun mutsuzluğunu gidermek için yüreği kanayarak güzel kız kardeşini kocasının koynuna sokuyordu. Filmin doruk anı buydu bence ama ünlü orkestra şefi Berenboim’le yaptığı evlilikten, Yahudi olmasına kadar daha birçok gerçek olay anlatılıyor, sonra o trajik son geliyordu. Hastalık o güzel bedeni kemiriyor, yavaş yavaş acılı bir biçimde öldürüyor ve o zarif parmaklar bir daha viyolonselin narin tellerinde dolaşamıyordu. Jacquline du Pré müziğiyle, yaşamıyla, erken ölümüyle bizim gibi insanların hiç aklından çıkmayan bir efsaneydi. Bir antik trajedi kahramanıydı. Şimdi Türkiye’de daha geniş kitleler tanıyor onu.
Bu yöntemi benimseyerek; Lili Brik’i , Mayakovski’yi, Aragon’u, Elsa Triolet’yi ya da Gala’yı, Eluard’ı, Dali’yi tanıtmak için de böyle polemik yazıları mı yazılmalı acaba? Eserlerinden önce iç içe geçmiş aşk hikâyeleri mi anlatılmalı?
