Önünüzden beyaz bir BMW süzülüp geçiyor. İçinde iki kişi var. Öylece gidip menziline ulaşsa hiç bir şey olmayacak. Her şey öylesine normal ki.
Ama otomobil takla atıyor, tarlalara sürükleniyor ve açılan bir yara gibi cerahat fışkırıyor birdenbire.
Karanlık ve kuşkulu ilişkiler toplumu bir kez daha sarsıyor. Çeteler ve terör suçlarıyla ilgilenen İstanbul DGM Başsavcısı, aranan bir suçlunun otomobilinde.
Ve bu tip kazalarda alışık olduğumuz senaryo yineleniyor: İki çanta kayboluveriyor ortalıktan.
Sorular, sorular, sorular...

***

Bir Mercedes görüyorsunuz. İzmir'e doğru gidiyor.
Bu Mercedes de menziline ulaşsa, her şey normal bir yolculuk olarak görülecek.
Ama siyah Mercedes Susurluk yolunda bir kamyona bindiriyor ve orada da bir cerahat ağzı açılıyor.
Polis, mafya, siyasetçi ilişkileri, çeteler, suçlularla iç içe geçmiş üst düzey devlet görevlileri...
O kazadan sonra da evraklar ve silahlar kayboluyor.

***

Kimbilir kaza yapmadan giden otomobillerde neler dönüyor diye düşünüyorsunuz.
Önünüzden geçen her araca kuşkuyla bakıyorsunuz artık.
İçinde suç planları yapılan otomobillerden kaçta kaçı kaza yapar ki?
Yüzde biri mi, yoksa binde biri mi?
Ya geri kalanlar?
Kaza yapmadan burnumuzun dibinden geçip gidenler?

***

Karmaşık ilişkiler ve suç örgütleri, Türkiye'yi içinde akrepler kaynayan karanlık bir mahzene benzetti.
Elinizde bir fenerle giriyorsunuz o mahzene.
Karanlıkta hiçbir şey göremiyorsunuz.
Sonra feneri bir köşeye doğrultuyorsunuz. Aydınlanan köşedeki akrepler kaçışmaya başlıyor.
Bir başka köşeye doğrultuyorsunuz ışığı.
Bu kez oradan akrepler fışkırıyor.
Sırtınız ürperiyor. Her yere, her şeye kuşkuyla bakar oluyorsunuz.
Önünüzden geçip giden otomobillere güvenemiyorsunuz artık.
Susurluk başta olmak üzere her olayın üstü örtüldüğü için akrepler üremeye devam ediyor.
Mahzenin karanlık ve nemli ortamı besliyor onları.
Bu zifiri karanlığı, milyonlarca insanın yaktığı mumlar bile aydınlatamıyor.