Sevgili dostum Hıncal Uluç'un dünkü yazısı üzerinde çok düşündüm. İçten eleştirileri karşısında, yazdıklarımın haklı ve haksız taraflarını ölçmeye çalıştım. Çünkü ikimizin de amacı haklı ya da haksız çıkmak olamaz. "Cümlenin mak-sudu bir; lakin rivayet muhtelif" sözündeki gibi, farklı bakış açılarıyla da olsa aynı amaca ilerlemek istiyo-ruz. Bu amaç; Türkiye'nin mutlu, demokratik, zengin ve saygın bir ül-ke konumuna gelmesi.
Lakin yöntemde yollarımız ayrılı-yor. Ben ne kadar acı olursa olsun, gerçeğin gözünün içine bakılmasını öneriyorum. Hıncal ise, daha çok "halkın morali" noktasını öne çı-karıyor.
***
Hıncal'ın haklı olmasını çok isti-yorum ama daha ilk cümlede bu isteğimin sarsıldığını görüyorum. Çünkü benim şu sözümü alıntılaya-rak başlıyor: "Şubat ayından beri yazdığım gibi, bu geçici bir kriz değil kalıcı durum." Arkasından diyor ki, "Zülfü Livaneli fena hal-de yanılıyor!"
Oysa bu cümle şöyle de yazılabi-lirdi: "Şubat ayından bu yana kri-zin geçici değil kalıcı olduğunu yazanlar haklı çıktı. Çünkü ka-sım ayına girdik ve kriz, geçmek bir yana, daha da ağırlaştı."
Kriz sözünde aldatıcı bir rahatla-ma gizli. "Aslında ekonomik ve toplumsal göstergelerimizin hepsi iyi ama bazı nedenlerle geçici bir krize girdik; kısa za-manda atlatır, eski günlere dö-neriz" tonlaması taşıyor.
Dönemeyiz sevgili Hıncal!
Çünkü bu sadece bir ekonomik kriz değil; Türkiye'nin siyasal ve kül-türel bunalımı. Bir değerler sistemi yitimi.
Türkiye; çalışmadan, üretme-den, demokrasisini ve çağdaş değer-ler sistemini güçlendirmeden, sade-ce iç ve dış borca dayanarak geçici bir "tüketim patlaması" yaşadı. Bunu da hamaset nutuklarıyla ba-şardı. Mesela bizim gibi Allah'ın saf kulları, medyada 20 bin dolardan başlayıp, 150 bin dolara varan ma-aşlar ödendiğini bu kriz başladıktan sonra duydu. Dünyanın neresinde medya böyle paralar ödeyebilir? Te-levizyon spikerleri nerede milyonlarca dolar transfer üc-retleri alabilir? Hele giderek çökmekte olan bir borç eko-nomisinde. Herhalde dünya-da asgari ücrete oranla en büyük gelir patlaması Türki-ye'de yaşandı.
Bugün işler tersine dön-dü. Büyük bankalar bile do-larla kiraladıkları binalardan çıkıyorlar. Alışveriş merkezle-rinin dolar kiraları da iniyor. Maaşlar Türk Lirası'na göre ödeniyor ve her-kes ayağını yorganına göre uzatma-ya başlıyor.
Türkiye son on beş yılda bol pa-ra kazanma ve harcama çılgınlığı ya-şadı. Orta halli her aile kapısının önüne iki araba koydu. Avrupa'yı imrendirecek lokantalar ve dolarla hesap ödenen eğlence merkezleri açıldı. Uçaklar, tatil köyleri, barlar, eğlence yerleri dolup taşıyor, bir ke-simin neredeyse kulaklarından dolar fışkırıyordu.
Ama bu bizim hak ettiğimiz bir refah değildi sevgili dostum. Ürete-rek, ihraç ederek, sağlıklı bir ekono-miye kavuşarak değil, içeriye ve dı-şarıya yüksek faizle borçlanarak ve kamu kaynakları yağmalanarak sağ-lanıyordu bu refah.
Sonunu düşünmeden para har-cayan ve aile babasına Mercedes, hanıma Jeep, çocuklara BMW alan, her tatilde yurt dışına giden ama so-nunda banka borçlarının vadesi ge-lince ne yapacağını şaşıran bir aileye benzedi Türkiye.
Şimdi bedel ödüyoruz.
İç borcumuz inanılmaz rakamlara yükseldi ve yönetilebilir olmak nokta-sını geçtiği için ekonomistler konsoli-dasyondan söz etmeye başladı.
Türkiye'nin yıllık gayri safi milli hasılası, borçlarının çok altında.
Üstelik bunları yalnız ekonomi uzmanları değil herkes biliyor artık.
***
New York Belediye Başkanı'nın davranışını övüyorsun ama unutmayalım ki durum farklı.
Giuliani, temel ekonomik ve top-lumsal göstergeleri sağlam bir top-lumda, geçici yılgınlıkları önlemeye çalışıyor.
Bizde yapılan ise tam tersi.
Dünyanın "gerilemekte olan ülkeler kategorisi"ndeki şampi-yon ülkelerden biri olarak, hasta bir ekonomiyi, gelir dağılımı adaletsizli-ğini, demokrasi ayıplarımızı, övüne-rek ve halka "Sen en büyüksün! Sen en kahramansın!" diyerek aşmaya çalışıyoruz. Hem de yıllardır yapıyoruz bunu.
Sonuç ortada.
Bütün bunlara rağmen ben yine de umutsuz değilim ama izninle bu konuya yarın devam edelim.
