New York’ta Lincoln Center yakınında büyük bir kitapçı vardı. Beş katlı bir kitap tapınağı gibiydi, istediğiniz kitabı elinize alıp saatlerce inceleyebilirdiniz. Üst katı, duvarlarına büyük yazarların portrelerinin resmedilmiş olduğu güzel bir kahvehaneydi. Şehre her gidişimde mutlaka bu kitap tapınağına uğrar, orada saatler geçirirdim. Benim için özel anıları da vardı: 2006 yılında bu kitabevinde ödül almış, törene katılmış ve okurlara kitaplarımı imzalamıştım. Yine büyük bir hevesle kitabevinin yolunu tuttum ama ne yazık ki yoktu artık. Vitrindeki kocaman kırmızı yazılar, yakında orada bir moda mağazası açılacağını “müjdeliyordu.” Güzelim kitapların yerini kumaşlar alacaktı demek ki. Hayatımdan bir şeyler eksildiğini hissettim. Tanıdık mekânların değişmesi, insanda farklı bir dünyaya adım atma duygusu yaratıyor, referanslar kayboluyor. Aynı duyguyu Paris’in bir zamanlar kültür, şimdi ise moda merkezi olan St. Germaine semtinde de yaşamıştım. Bir zamanlar bu semt kitapçılarla ve edebiyatçıların uğradığı geleneksel lokantalarla doluydu, geceleri cıvıl cıvıldı. Yaşar Kemal’le Paris’e her gidişimizde ne yapar eder, daha ilk akşam, 24 saat açık olan Drugstore’a uğrardık. Buradaki lokantalar, dükkânlar, eczane, özellikle de kitapçı günün ve gecenin her saati dolu olurdu. Orada kitaplara göz gezdirmek, yeni çıkan kitapların sergilendiği masalar arasında dolaşmak ve onlara dokunmak, Paris’e geldiğimizi duyumsatan en önemli alışkanlıktı. Şimdi yok artık, yerinde yeller esiyor. Sokağın köşesinde sık sık gittiğimiz; yaşlı, şişman hanımların şaraplı horoz yaptığı, Nâzım’ın sık sık ziyaret ettiği lokanta da yok. Paris’teki ilk yıllarında Yılmaz Güney’le Maria Farandouri’yi davet etmiştim o lokantaya. O semtteki birçok kitapçı da kapandı, yerlerine, saat 7 olunca kapısını kapatan moda mağazaları açıldı. Dolayısıyla semtin entelektüel havası kayboldu. Neyse ki Seine Nehri kıyısındaki Shakespeare and Co. kitapçısı, bütün salaşlığı ve karmaşıklığıyla hâlâ yerinde duruyor. James Joyce’un kahve içtiği fincanı bile yıkamadan saklıyorlar. Kitapçılar teker teker kapanırken, özellikle de Amerika’da herkesin elinde bir kindle, iPad. Kitapları oradan okuyorlar. Herhalde elli yıl içinde basılı kitap kalmayacak. Ama okuma gereksinimi son insana kadar sürüp gidecek. Değişik araçlarla da olsa insan soyu, birbirlerine ait hikâyeleri okuyacak. Yani teknoloji sanatı öldürmüyor, tam tersine yaygınlaştırıyor. Ama bu durumu bilmek benim gibi kitaba dokunmadan, kokusunu içine çekmeden duramayan kitapkolikler için bir teselli olmuyor elbette. Ne de olsa biz müzikte analog ve akustik; kitapta, gazetede basılı kâğıt döneminin çocuklarıyız. Ne kadar yararlı olsa da dijital dünya bize soğuk geliyor. Ankara’daki gençliğimizin Kocabeyoğlu Pasajı kitapçılarını, Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’ni ve bütün kapanmış kitapçıları, hafif bir iç burukluğuyla anıyor olmamızın sebebi budur.
