Herhangi bir Fransız aydınına, pat diye sorsanız: “Askeri darbelere karşı mısın?” Yanıtı neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla “Karşıyım!” olacaktır.Bir İngiliz, İspanyol, Yunan, İskandinav aydınına “Siyasi idamlara karşı mısınız?” diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: “Karşıyım!” Çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan konsensüsün temel ögeleridir bunlar. Sivil toplumun “olmazsa olmaz” ön koşuludur. Ve bir aydının düşünce namusudur. BİZDE İSE… Aynı soruları Türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. Ama bir bölümü, sorunuzu başka bir soru ile karşılayacaktır: Soru: “Askeri darbelere karşı mısın?” Cevap: “Hangi askeri darbelere?” Soru: “Siyasal idamlara karşı mısın?” Cevap: “Hangi siyasal idamlara?” İşte bu “hangi” sorusu, çeşitli görüşlerden Türk aydınını, uygar dünyanın “aydın” kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kategorisine iten farktır. Çünkü 1991 yılında bazı Türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasi idamların yararlı olduğunu düşünebilmektedir. Türkiye’nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç darbenin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. Buradaki mantık, 27 Mayıs’ın, ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. Oysa 12 Mart ve 12 Eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir. 27 MAYIS’IN FARKI Evet! Bu düşüncelere bütün yüreğimle katılıyorum. Gerçekten de 27 Mayıs devrimi sonunda, Türkiye’nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma başlamış ve şu anda yazan çizen (ben dâhil) pek çok kişinin yetiştiği bir ortam doğmuştur. Diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak, ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir. Bu niteliksel farka rağmen yine de 27 Mayıs’ın savunulamayacağı görüşündeyim. KURDUN AĞZI Çünkü 27 Mayıs’la birlikte “Kurdun ağzına kan bulaşmıştır.” Yoksa yıllar yılı askeri müdahale olamadan yaşayabilmeyi becermiş bir ülkede, 27 Mayıs’ın hemen ardından 22 Şubat ve 21 Mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? Bu darbe, daha sonraki 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini de hazırlamıştır. Çünkü “meşruiyet” kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her darbede olduğu gibi başaran haklı sayılmış, başaramayan ise asılmıştır. Eğer askeri darbelerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. Bunun sonucu da, demokrasi değil “Benim abim, senin abini döver!” mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır. Not: TBMM’de eski darbelerin tümünün inceleneceği bir komisyon kurulduğu haberi üzerine bu eski yazımı hatırladım. Bir bölümünü aldığım bu yazı 02.08.1991 tarihinde Sabah Gazetesi’ndeki köşemde ve daha sonra Telos Yayınları’ndan çıkan “Orta Zekâlılar Cenneti” adlı kitabımda yayımlanmıştır. Keşke kulak veren olsaydı.