Bizde herkesin, her konuda bir fikri vardır ve yurttaşlarımız en çok kendi aklını beğenir. Olur olmaz konularda sonu gelmez tartışmalara girerler ve çoğu kişi fikirlerini fanatizm düzeyine gelecek kadar aşırılaştırır. Halkımız, uzmanlık alanı olmayan konularda bile en cesur konuşmaları yapar. Ekonomistle ekonomiyi, siyaset bilimciyle siyaseti, gazeteciyle medyayı, edebiyatçıyla edebiyatı, ressamla resmi tartışmakta hiç sakınca görmez. Bir yandan dünya siyasetini idare eder, bir yandan tanınmış insanların art niyetlerini sezer, bir yandan da ideolojiler, inançlar ve değişik uluslar hakkındaki yargılarını tekrarlar. Ve çoğunlukla şu klişenin ardına sığınır: “Herkesin fikri kendine. Bu da benim fikrim!” Tartışan insanların çoğu, derin bir bilgi dünyasının varlığından habersiz oldukları için bu klişenin doğruluğuna yürekten inanırlar. Karşılarındaki kişi bir konuya ömür vermiş, binlerce kitap okumuş ve yine binlerce saat kafa patlatmış olsun. Bütün bunların hiç önemi yoktur. Herkesin, her konuda fikri vardır. Aynı insanlara, “Naim Süleymanoğlu ile halter kaldırma yarışına girebilir misin?” diye sorsanız düşünmeden “Hayır” derler. Profesyonel bir boksörün karşısına da çıkmak istemezler ama düşünce metodu ve bilgi birikimi gerektiren her konuda büyük bir iştahla tartışırlar. Ünlü sporcularla karşı karşıya gelmeyi düşünüp düşünmediklerini sorduğumuzda, “Adamın işi bu. Ömür boyu çalışmış, halter kaldırmış, yumruk sallamış. Ben onunla nasıl baş edeyim” derler. Çünkü insan gövdesindeki kasları görebilmektedirler. Ama beynin zenginliğini görmelerine imkân yoktur. Daha doğrusu karşısındaki insanın bilgi derinliğini ölçebilmek de asgari bir birikim gerektirir. Bu yüzden birikimli kişilerle karşılaştığınızda çok rahat edersiniz. Bunlar, kendilerini ölçü alarak dünyanın değerler sistemini yerli yerine oturtabilir. Değerler hiyerarşisinin farkındadır. Ama “Beynin kasları”nı göremeyen kişilere, bilginin, okumuş olmanın, düşünmenin erdemini anlatmak, deniz görmemiş birine okyanusu anlatmaya çalışmak gibidir.
Gelin görün ki her şeyi bilen, her konuda kesin yargıları olan halkımız, kendini yönetecek doğru dürüst insanları seçmeyi bir türlü beceremez. Soğuk savaş döneminin yönlendirmeleriyle, dini hurafeler ve demagojiler peşinde koşar, her Kuran, bayrak, vatan diyenin peşine takılır ve iki yıl sonra, “Hay elim kırılsaydı da vermez olaydım” demekten geri durmaz. Bu yüzden kendi başı bir türlü dertten, Türkiye de soyulan, sömürülen, krizler içinde bir ülke olmaktan kurtulamaz. Keşke Türk insanı daha az “kurnaz” olsaydı. Keşke yasalara ve kurallara uyan, daha ortalama, sıradan insanların oluşturduğu bir toplumda yaşasaydık. İnanın ki çarklar daha kolay dönerdi. Çünkü örnekler gösteriyor ki; tek tek bireyleri kurnaz olan ülkelerin toplumsal zeka seviyesi düşüyor, çarkta dişli olmayı kabul eden ortalama bireylerden oluşan toplumlarınki yükseliyor. Çünkü toplum, yönetimli bir koordinasyon meselesi. Her şeyi bilen kurnaz insanları nasıl koordine edeceksiniz ki!
