Hepimiz biliriz bu sözü: ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!’ Osmanlı’nın güzel geleneklerinden biridir. Yeni sultan olan şehzadenin, cülus merasiminde duyduğu ve her hafta tekrarlanan bir uyarı. Padişaha, ölümlü bir insan olduğunu hatırlatmanın en kestirme yolu. Çünkü, kıtalar ve ülkeler üzerindeki tek yetkili olmanın yanı sıra, İslam dünyasının halifeliğini de üstlenmiş, ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ haline gelmiş bir sultanın, elinde tuttuğu güç karşısında başının dönmemesi mümkün değil. Kendinizi bir an o padişahın yerine koyun. Mezopotamya, Arap Yarımadası, Anadolu, Balkanlar, Yunanistan, Kuzey Afrika… Bu bölgelerin tek ve mutlak sahibisiniz. Bu muazzam coğrafyada yaşayan herkes kulunuz, kadınlar cariyeniz. Bir işaretinizle istediğiniz kelle düşüyor, istediğiniz kadın sizin oluyor.Kimseye hesap vermek zorunda değilsiniz. İnsanlar gözlerini kaldırıp size bakamıyorlar bile. Huzurunuza eğilerek girip eteğinizi öpüyorlar. İdamını emrettiğiniz vezir bile, cellada teslim olmadan önce dua edip, size uzun ömürler diliyor. Kendisini boğdurtma kararınızın vatana millete hayırlı olmasını niyaz ediyor. Sizin geçeceğiniz yolların açık olması şart. Bugün trafikte çile doldurduğunuza bakmayın. Eğer Sultan olsanız IV. Murat gibi karşınıza çıkan arabacıyı ‘Bre lain!!!’ diyerek göğsünden mızrakla vurup tepelemeniz mümkün. Anadolu, Rumeli ve Kafkasya’nın en güzel kızları seçilip getiriliyor, hamamda muayeneden geçiriliyor, güzel kokular sürülerek size sunuluyor. Hepsinin emeli ‘firaşa nail olmak.’Adınıza camiler yapılıyor, eserler besteleniyor, kasideler yazılıyor. Sefere çıktığınızda dünyanın en etkili ordusu ‘Padişahım çok yaşa!’ diye gürlüyor.Gittiğiniz yere altın sırmalı otağınız kuruluyor. Altınızda dünyanın en seçkin küheylanı. Bütün krallar, tacidarlar size hediye yollamakta. Bir düşünün: Delirmez misiniz, çıldırmaz mısınız? Bunca güç, bunca pırıltı insanın gözünü kamaştırıp, atını konsül yapan Roma İmparatoru gibi çığrından çıkarmaz mı? Bu mutlak iktidar karşısında, ‘mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var’ nidaları çok küçük kalıyor ama yine de bir işlevi var. Kendi iktidarını düşündüğü zaman bir uçuruma bakıyormuş gibi olan padişaha, derinliklerden yükselen cılız bir çığlık olsa bile.
Aslında T. C. Başbakanı ve bakanı olmak padişahlığa benzemez. O gücün binde biri bile yoktur. Ama yine de insanın başını döndürmeye yeter. Bugün koltukta oturanların, o makamdan gidecekleri günü hiç unutmamaları gerekir. Çünkü bir gün nasıl olsa gidecekler. Kitaplıktan kitaplarını, masanın çekmecesinden özel yazışmalarını, banyodan tarak ve tıraş takımlarını toplayacaklar. Özel kalem müdürlerine, sekreterlerine, memurlarına veda edecekler. Ve kırmızı plakalı otomobilleri onları son kez evlerine götürecek. Kapılarının önündeki korumalar ya hepten kalkacak ya da azalacak. Telefonları daha az çalacak, gazeteler daha az arayacak. Eğer bugünlerden kendilerini hazırlamazlarsa, bu ayrılığın acısı çok büyük olur. Not: Bu yazı ilk kez 10 Aralık 1991 günü yayınlanmıştır. O günün kabinesini hatırlayan var mı aranızda?
