Değerli İtalyan yazar ve düşünür Umberto Eco, medya-siyaset ilişkilerini incelediği bir yazısında şöyle diyor:
"Bu oyunda herkesin kazanacağı birşeyler vardır ve kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Oyun başdöndürücü olduğu ölçüde, bir günden ötekine beyanlar birbirini izler, okur bağlantıları kaybeder ve söylenmiş olanları unutur; buna karşılık, gazete haberi satar, siyasetçi ise öngördüğü yararı sağlar. Okurun ve yurttaşın aleyhine yapılmış bir pactum sceleris, yani bir 'düzenbazlık anlaşması' dır bu. Öylesine yaygındır ve öylesine benimsenmiştir ki, yaptırım gerektiren bir eylem olmaktan çıkmış, sözel bir alışkanlık haline gelmiştir. Ama, bütün suçlarda olduğu gibi sonuçta kazançlı çıkmaz insan; ödenmesi gereken bedel, gerek basın gerek siyasetçi için güvensizliktir; okurun umursamazlığıdır."
★★★
Bütün entellektüeller gibi Umberto Eco da ne kadar yansız ve soğukkanlı bir analiz yapmaya çalışırsa çalışsın, sonuçta hep iyinin, haklının, dürüstün kazanacağı gibi bir ütopyaya sahip çıkmadan edemiyor.
Oysa İtalya'da bugün gelinen nokta, ne yazık ki Eco gibi düşünenleri derin bir hayal kırıklığına uğrattı.
Fininvest grubunun başkanı, şaibeli medya devi Silvio Berlusconi, İtalyan halkının çoğunun oylarını alarak iktidara geldi.
Demek ki kendi gazeteleri ve televizyonları ile yaptığı propaganda etkili oldu. Eco'nun sözünü ettiği "düzenbazlık anlaşması", seçmen tarafından da doğru bulundu ve onaylandı.
Ve bugün İtalyan aydınları, ahlaki açıdan yıkılmış bir ülkede yaşadıklarını düşünüyorlar.
Ama aynı halk Benito Mussolini'yi de göklere çıkarmamış mıydı?
Demek ki bugün Duçe'nin torununu da yedeğine alan bir medya diktatörünü alkışlaması çok şaşılacak bir durum değil.
İyiyi, güzeli ve doğruyu arayan ahlâkçı İtalyan aydınları belki de Antonio Gramsci gibi hapiste olmadıklarına şükretmeliler.
Bu özgürlüklerini; artık kimsenin aydınları fazla takmamasına borçlular belki de.
Büyük yönetmen Federico Fellini de ülkesinin geldiği noktadan duyduğu derin bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk içinde ölmemiş miydi zaten!
Son filmleri bugünkü sonuca işaret eden bir kehanet gibiydi: Aptalca televizyon şovları karşısında uyuşturulmuş bir kitle, kahkaha makinesi efektleriyle güldürülen insanlar ve kültürün sürgüne gönderilişi...
★★★
İtalyan seçmeni Silvio Berlusconi'yi iktidara getirdi ve onu kovuşturulan temizeller savcısı Di Pietro'ya barajı bile aşma şansı vermedi.
Aslında bu, dünyanın gidişatına uygun bir seçim.
Çünkü artık bireyler, toplu kurtuluşa, kitle mücadelesine, kültüre, dayanışmaya ve mutlaka varolduğu düşünülen "insan kardeşliği", "doğrunun galip geleceği", "adalet" gibi kavramlara inanmıyor.
Dünya medyası, insanoğlunun binlerce yıl içinde oluşturduğu bu kavramların üzerinden silindir gibi geçti.
Her gün yedi saatini televizyon karşısında geçiren insanlar, yeni düzene göre eğitildi, Pavlov'un köpekleri gibi koşullandırıldı ve Herbert Marcuse'nin tahmin ettiği gibi "tek boyutlu insan" a dönüştürüldü.
Berlusconi'nin zaferini bu şifreyle okumalı ve Türkiye'ye ilişkin analizlerimizde bu boyutu da hesaba katmalıyız diyorum.
Yani "İnsan insanın kurdudur!" kuralının giderek yaygınlaşmakta oluşunu.
