ORMANLIK bir bölgede, sık ağaçları geçince yemyeşil bir çayır çıkıyor önünüze.
Ağaçların üstünden uçarak çayıra varıyor ve bununla da yetinmeyerek, o kısacık otların dibine iniyorsunuz.
Ve o zaman gözünüzün önünde yepyeni bir dünya açılıyor.
Çayır deyip geçtiğiniz otluğun, kımıl kımıl, durmadan devinen, aşk, nefret, rekabet, kıskançlık, iktidar güdüleriyle dolu muazzam bir evren olduğunu kavrıyor ve ilk kez gördüğünüz bu manzara karşısında sarsılıyorsunuz.
Sanki her şey, dünyamızın küçültülmüş, mikro seviyelere indirgenmiş bir tekrarı.
Kısacası: Microcosmos!
Zaten filmin adı da bu.
***
FRANSIZLAR inanılmaz bir işi gerçekleştirmiş ve özel tekniklerle, basit bir çayırın dibindeki inanılmaz, nefes kesici dünyayı beyaz perdeye aktarmışlar.
Film, uzun metrajlı bir belgesel ama sinema salonları dolup dolup boşalıyor.
Dev ekranda izlediğiniz böcek dünyasının, sizinkine ne kadar benzediğini görünce, kendi hayatınızı, yaşadıklarınızı, öfkelerinizi bir kez daha gözden geçiriyorsunuz ve anlıyorsunuz ki aslında her şey bir ölçek meselesi.
Hangi birini anlatayım: Erkek ve dişi salyangozun majestik sevişme sahnesini mi, tırtılların mücadelesini mi, karıncaların ölümcül iktidar kavgasını mı?
**Ve Carl Sagan**
Gelin bu micro dünyadan, birdenbire makro düzeye atlayıverelim:
San Francisco'daki Fairmont Oteli'nde, **Carl Sagan** adlı yakışıklı adam, evrende minik bir zerre olarak görülen dünyamızı "**soluk mavi bir nokta**" olarak adlandırıyor ve evrenin içindeki hiçliğimizi, hesaba alınmayacak küçüklüğümüzü anlatıyor.
Hayranlıkla dinliyorum.
Bir yandan da bu büyük insanı tanımaktan onur duyuyorum. Çünkü bizim Issık Göl Forumu'na üye olarak davet ettik ve 97 Nisan'ında Bişkek'te buluşacağız.
(O günlerde, Sagan'ın bu randevuya gelemeyeceğini, öleceğini bilmiyoruz.)
Türkiye'yi soruyor. "**Güzel bir ülke ama müthiş zor!**" diyorum. "**Zor!**" demekle ne kastettiğimi soruyor. Dilim döndüğünce anlatıyorum.
***
ASLINDA, **Carl Sagan**'ın uçsuz bucaksız evreniyle, Fransız filminin micro dünyası, bir ve aynı şey.
Sorun bizim nereden, hangi noktadan baktığımızda.
Eğer büyük mutasavvıfların gözüyle bakabilseydik, kendimizi daha iyi görür, sığlıkla derinlik, büyüklükle küçüklük, varlıkla yokluk arasında gidip gelen bencilliğimizi daha iyi denetleyebilirdik.
**İbni Rüşd** bunu en iyi anlamış ve anlatmış olan alimdi.
Ama biz, zalimleri izlemekten, alimlere kulak vermiyoruz ki!
NOT: UNESCO toplantıları nedeniyle Paris'teydim. Yurt dışına her gidişimde ülkemizde henüz gösterime girmemiş filmleri izlemeye çalışırım. Microcosmos Türkiye'de gösterime yeni girdiği için 11.02.1997 tarihinde yazdığım bu yazıyı tekrar yayımlıyorum.
