Bu yazıyı yağmurlu, soğuk bir New York gününde yazıyorum.
Akşam Town Hall'de vereceğimiz konserin tedirginliği var içimde.
Ve ben bugün, Sabah gazetesindeki ilk köşe yazımı hatırlıyorum. On yıldan fazla geçmiş üstünden.
Şöyle demiştim:
"Yüzyılımızın büyük ozan-şarkıcısı Jacques Brel, konser heyecanını anlatıyordu. Binlerce konserden sonra bile sahneye çıkmaya alışamamış. Topluluk önüne çıkma anı yaklaştıkça kasılır, kramplarla sarsılır, bulantılarla kıvranır-mış.
Ne kadar acı çekse de Brel için olumlu birşey bu. Müzikle dolu onca yılın sonunda bile "profesyonelleşmediğini" gösteriyor.
Niye çıkıyor o zaman halkın karşısına?
Acı, kıvranma, bulantı, heyecan...
Kim zorluyor onu?
"Bir şey anlatmak istiyorum" diyor bu soruya yanıt olarak. "Bir şey anlatmam gerekiyor."
Sonra kasılmalarla sahneye çıkıp, o sevgili ve korkulu, sevecen ve zalim kitleye karşı şarkılarını okuyor.
Bir yabancılaşma mı söz konusu?
Niye bir takım insanlar yazarak, şarkı söyleyerek, resim yaparak öteki insanlara birşeyler anlatmak istiyorlar?
Brel'in yerine koyun kendinizi: Bir konser salonu düşünün.
Mikrofonlar, ses düzenleri kurulmuş, salon karanlıklara gömülmüş, sahne spotlarla aydınlatılmış.
O karanlık salonda sizi dinlemek için para vermiş, çocuğunu bir yere bırakmış, bir akşamını size ayırmış insanlar var.
Yüzlerini görmüyorsunuz ama bütün gözeneklerinizde etkilerini duyuyorsunuz.
Tam sahneye çıkıp alkışlandığınız anda bir soru saplanıyor beyninize: Niye geldiler?
Şimdi o spotların altında, hiçbir şey göremeden ağzınızı açacak ve bazı sözleri ezgiyle söyleyeceksiniz.
Sesinizi yükseltecek aygıtlar hazır.
İşte ilk aşama, o andaki eşiği atlamanızdır. Daha sonrası bir oyun gibi sürer gider. Topluluğun tepkisini, etinizde kemiğinizde duyarsınız.
Eğer dinleyiciyle aranızda oluşması gereken bağ kurulmamışsa ya da gevşemiş kopuyorsa çırpınmaya başlarsınız. Topluluğun heyecanını ve ritmini sürükleyebiliyorsanız, rahat ve coşkulu bir güven yayılır içinize ve bu güveni dinleyici de hisseder.
Ara verildiğinde soyunma odasının çiğ ampûllerle aydınlatılmış aynalarında kendinizi görürsünüz.
Terli avuncunuza, mikrofonun metal kokusu sinmiştir ve siz genellikle kuşkular içindesinizdir: Dışarıda sigada içen, ayakta durup konuşan binlerce insan, sizin için ne demektedir?
Ve yine aynı soru takılır aklınıza: Ben, niye sahneye çıkıp, sesimi yükselterek bir şeyler söyleyeceğim şimdi?
★★★
Aslında her sanatçının anlatmak istediği tek şey var sanıyorum: NE OLUR BENİ BU KADAR ÇABUK VE KOLAY ANLAMAYIN!
Sahne ışıkları yanmış, ses yükselticileri her fısıltıyı bin misline dönüştürmeye hazır.
Bir de bakıyorsunuz ki ilk tınıyla başlamış her şey.
artık geri dönmek çok geç olmuştur.
