Geçen hafta Bonn’daki ünlü Petersberg binasında ilginç bir toplantıya katıldık. Alman Körber Vakfı’nın düzenlediği forumda, Almanya’dan ve Türkiye’den birçok değerli akademisyeni, yazarı, sosyal bilimciyi bir arada görmek mümkündü. İki günlük toplantıda, önce çok ilginç bir rapor üzerinde duruldu. Alman araştırma kuruluşu Allensbach’ın bir yetkilisi, Körber Vakfı’nın finanse ettiği büyük bir Türk-Alman araştırmasının ayrıntılarını sundu. Ertesi gün de hepimiz araştırma sonuçlarını tartıştık. Sizleri rakamlarla yormadan, bu can alıcı araştırmanın bazı sonuçlarını paylaşmak istiyorum. Araştırma Almanların Almanya ve Türklerin Türkiye üzerindeki görüşlerini ortaya çıkarmak, daha sonra da Türklerin ve Almanların birbirleri hakkında ne düşündüklerini saptamak amacına yönelik olarak yapılmış. İki toplumda paralellik gösteren bazı sonuçlar var. Bunların en önemlisi de değişim. Hem Türk hem de Alman toplumları ülkelerinin hızlı bir değişim süreci içinde olduğunu, eski değerlerin yerine yenilerinin konduğunu düşünüyor. Ama benzerlik burada bitiyor işte. Alman toplumu bu değişimden çok tedirgin olur ve gelecekle ilgili karamsarlığa sürüklenirken, Türk halkı geleceğe olumlu bakıyor. Sonuç olarak da mutsuz Almanlarla, mutlu Türkler gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. Düşünün ki Almanya Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkesi. Dünya zenginleri ligine girmiş bir refah toplumu. Buna rağmen karşılaştıkları bazı zorluklar yüzünden büyük endişelere ve karamsarlığa kapılabiliyorlar. Türkiye ise AB’nin aday üyesi, bir gün girip giremeyeceği bile belli değil. Yurttaşların gelir düzeyi ve olanakları Almanlarla karşılaştırılamaz bile. Buna rağmen halk geleceğe umutla bakıyor ve yaşamdan zevk alıyor. Bunu nasıl açıklamak gerektiğini bilemiyorum. Zaten toplantıda en çok tartışılan konu da bu oldu. Acaba sonuçları, Prof. Hüseyin Bağcı’nın espriyle açıkladığı gibi “güneş faktörü”ne mi bağlamak gerekir, yoksa acılardan geçe geçe çelikleşmiş bir toplumun direncine mi? Belki de bu noktada “Elle gelen düğün bayram!” sözünü hatırlamak gerekiyor. Sanırım bu söz yüzyıllardır, sorunlarını dayanışma yoluyla aşmayı adet edinmiş bir toplumun direncini gösteriyor. Bugün de dayanışmadan başka çaresi olmayan bir toplumun, hayatta kalma yöntemini vurguluyor.