Moskova...
Görkemli Mali Tiyatrosu'nun sahne gerisinde, soyunma odasındayız.
Halil neşeli, fıkra üstüne fıkra anlatıyor.
Ferhat ve Göksun her zamanki gibi sessiz.
Selim her zaman olduğu gibi sakin.
Sahneden Zeynep Oral'ın ve Vera Tulyakova'nın sesi ulaşıyor bize.
Arkasından da görkemli senfoni orkestrasının tınıları.
Ünlü Aleksander Rudin'in yönettiği orkestra parçalarımı çalıyor.
Koridorda Müşfik Kenter sırasını beklemekte.
Gelmeden önce, okuyacağı şiirleri özenle, büyük puntolarla dizmiş, basmış ve kartonlara yapıştırmış.
Giyinmiş, taranmış, sırasını bekliyor. İki buçuk saat ayakta duruyor sahne gerisinde.
Ben düşünüyorum:
Nazım, bu kentte, Moskova'da vatan hasretiyle yandığı günlerde bu toplantıyı gözünün önüne getirebilir miydi?
Çatlamış yüreğinin daraldığı ve Türkiye'de kendisine yapılan haksızlıklarla, Stalin rejimi arasına sıkıştığı dönemlerde, bu günü hayal edebilir miydi hiç?
Lapa lapa kar yağan bir Moskova gecesini yürek ağrıları ve kaygılarla uykusuz geçirirken, aynı kentte çok iyi bildiği bir tiyatroda bunca dostunun kendisini anmak için toplanacağını düşünebilir miydi?
Birisi çıkıp da "Türkiye'nin devlet temsilcileri, sanatçıları, kültür adamları, gazetecileri, iş adamları burada toplanacak. Senin şiirlerini okuyacaklar. Senfoni orkestrası senin şiirlerinden bestelenmiş şarkıları çalacak. Salon hep bir ağızdan söyleyecek onları." deseydi, herhalde inanmazdı ona.
Çünkü Nazım gibi bir şiir dehasının hayali bile, bu değişimi kavramaya yetmezdi.
★★★
Sahneden Rusça-Türkçe şiirler duyuluyor şimdi.
Biraz sonra orkestramız yerini alacak ve Nazım Türküsü başlayacak.
Düşünüyorum; Nazım'ın şiirindeki ulu ırmağı düşünüyorum.
İnsan eli, ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri akan ve içinde dünyanın bütün şairlerinin, müzikçilerinin, romancılarının, ressamlarının, tiyatrocularının yıkandığı ulu sanat ırmağını.
Ve çektiği bütün acılara rağmen "İyi ki yaşamışsın Nazım usta!" diyorum.
"İyi ki bize bu harika dizeleri bırakmışsın. İyi ki bu kaba, hoyrat, zalim, yoz ve yalancı bezirgan saltanatını biraz daha katlanılır kılmışsın şiirlerinle. Kendilerine sağcı-solcu adını takan ama küçük adam olma vasıfları hiç değişmeyen kişiler, saf şair yüreğini paramparça ettiler senin. Ölümünü çabuklaştırdılar. Ama hepsi yok olup gitti. Kendi fesat cehennemlerinde boğuldular/boğuluyorlar. Ama senin pırlanta şiirlerin Yunus'un, Şeyh Galib'in, Lorca'nın, Neruda'nın, Aragon'un katında çoktan ölümsüzlüğe kavuştu. Teşekkürler büyük usta! Bizim ülkemizden de evrensel ölçüde namuslu kültür ve sanat adamları çıkabileceğini gösterdiğin için teşekkürler sana. Türklerin, bir topu bir kaleye sokma dışında da becerileri olabileceğini ispatladığın için teşekkürler."
