Bugün sizlere küçük bir masal sunuyorum. Bildiğimiz bir masalın modern Türkiye'yi uyarlanmış biçimi. Aralık ayında, ortaokul birinci sınıf öğrencilerine "istedikleri bir masalı güncelleştirme" ödevi verilmiş. Sema Sevin adlı öğrenci de oturup şu masalı yazmış: "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ben odamda bilgisayarımla oynarken, annem ve babam bıkkın bıkkın televizyon seyrederken bir devlet memuru varmış. Bu memurun adı Alaattin imiş. Çok fakir olan Alaattin işini hiç sevmezmiş, çünkü maaşı çok azmış. Ayrıca yılın bütün günleri ona aynıymış, çünkü her gün sabah erkenden işe gider, eve gelirken ekmek alır, yemek yer, yirmi dakika çarşıda alamadığı şeylere bakar ve eve gidip televizyon seyrettikten sonra yatarmış. Gel zaman git zaman yine bir gün Alaattin çarşıda gezerken uzakta bir bakırcı dükkanı görmüş. Hemen oraya girmiş çünkü görünüşe göre burası ucuz bir yermiş. Girer girmez gözüne, sanki "Beni al" diye bağırıyormuşçasına dikkat çeken bir lamba çarpmış. Fiyatına bakınca hemen almaya karar vermiş. Marketten bir Cif alarak bezle temizlemek istemiş. Bezi iyice sürterken, bir anda içinden bir cin çıkmış. Alaattin'e; "Dile benden ne dilersen. Ben artık ne istersen yaparım." demiş. Bizimki bunun üzerine Civan'ı ve Selçuk Parsadan'ı dolandırmasını ve paraları getirmesini istemiş. Cin bir hafta ortadan kaybolmuş. Sonra elinde bir çuval dolusu para ile ortaya çıkmış. Bunu gören Alaattin, paraların içine yumulmuş. Artık tüm hayalleri gerçekleştiği için parasını harcamak için Amerika'ya gitmiş. Onu o günden sonra bir daha gören olmamış. Çünkü cinle birlikte hapse düşmüş. Meğerse cin, yalancı bir cinmiş ve Amerika'ya giderken yakalanmışlar. Onlar muratlarına eremediler eee... Dolayısı ile biz de kerevetimize çıkamayız."

ÇOCUK ŞARKISI

Sema'nın annesinin gönderdiği ödev kağıdını okuyunca, sizin aklınıza gelen şeyleri düşündüm elbette. Bunların ne olduğu belli. Tekrarlamaya gerek yok. Ayrıca bir şey daha geldi aklıma: Bizde "çocuk şarkısı" geleneği oluşmamış. Batıdan uyarlanan birkaç parça dışında, Anadolu’nun yarattığı bir çocuk şarkıları geleneği yok. Çocuklar, büyüklerin türkülerini, şarkılarını söyler, onların aşk acılarını, kahramanlık duygularını, ölülerine yaktıkları ağıtları seslendirirler. Birçok küçük şarkıcının çıkıp zalim felekten, merhametsiz sevgiliden, kendisini harcayan hayattan söz eden şarkılar söylemesi ve daha on yaşında, yaşamı çekilemeyecek kadar ağır bir yük sayıp, tez elden öbür tarafa gitme isteğini dillendirmesi bu yüzdendir. Birçok ülkede çocuklar neşe ve yaşam sevinciyle dolu masum şarkılar söyler ve doğa sevgisiyle haşır neşir olurken, bizimkilerin büyümüş de küçülmüş bitirim havalarıyla acı çekmelerinin ve "ölem, ölem, gurban" diye inlemelerinin sebebi budur.

MASALLAR

Masallara gelince iş değişir. Çocuklar, masalların büyülü, gizemli dünyasının zenginliğini bilir. Ne var ki, sevgili Sema, pembe masallar aleminde gezineceği bir yaş döneminde, yolsuzluklarla, çetelerle, tutuklamalarla, memur maaşlarıyla, gelir dağılımındaki adaletsizliklerle ilgileniyor. Ve sonunda bu acı masalı, hepimizin suratına çarpıyor. İnanıyorum ki Sema tek değil. Televizyon izleyen, konuşmalara kulak kabartan ve gazeteye göz gezdiren her çocuk aynı cehennemin yakıcı alevini hissediyor yüzünde.

***

Çocuklarımıza ne yaptığımızın farkında mıyız acaba? Çocuk gibi yaşayamamalarının sorumluluğunu hangi siyasi kadro üstlenecek? "Dolayısı ile biz de kerevetimize çıkamayız." yargısını kim tersine çevirip, bu kuşaklara umut aşılayacak? Birisi ortalığa atılıp da "Ya çıkacağız, ya çıkacağız!" diye yumruğu masaya vursa, yararı olur mu dersiniz?