Dünya tarihinin en güzel, en asude semtlerinden biriydi Sadabad. Nedim'in şiirlerinde yankılanan bir cennet bahçesi. Süzülen nazlı kayıkların içindeki hayal kadınlar. Mahremiyetin tadıyla fırlatılan kaçamak bakışlar. Sabahlara kadar süren şarkıların, şafakla birlikte görevi devrettiği bülbül sesleri. İşte Nedim'in ve Osmanlı'nın Sadabad'ı bu.

Bizim Sadabad'ımız ise bir beton viyadük. Üstünden süratli arabaların metal canavarlar gibi gümbürtüyle geçtiği yollar, köprüler, geçitler. Ve burada Osmanlı'nın nazenin hanımları, çıtkırıldım beyleri dolaşmıyor.

15 yaşındaki bir genç kızın cesedi yatıyor viyadüğün altında. Erkek kardeşleri onu kollarından tutup, elli metre aşağıya fırlatmışlar. Kemikleri kırılarak can vermiş orada.

Daha önce, boğmak için Sakarya Nehri'ne götürmek istemişler ama nehri bulamamışlar. Bunun üzerine Sadabad Viyadüğü akıllarına gelmiş ve burada kızı döverek aşağı atmışlar.

Bütün bunlara ne sebep olmuş, niye kız kardeşlerini öldürme ihtiyacı duymuşlar acaba?

Cevap belli! Hep bildiğimiz, duyduğumuz; namus cinayeti.

Aile kararıyla genç kızları öldüren o iğrenç gelenek.

15 yaşındaki kızı kendisinden çok yaşlı bir adama vermişler. O da evden kaçmış. Polisler Antalya'da yakalayıp aileye teslim etmişler. Sonuç ortada!

Biz gözlerimizi kapatmak, görmemek istiyoruz ama ne yazık ki bu toplum durmadan şiddet üretiyor.

Maç zaferine sevinip adam öldürüyoruz.

Asker uğurlarken coşup arkadaşımızı katlediyoruz.

Yabancı futbol takımı taraftarlarını on yedi kez bıçaklayıp, onu kurtarmaya çalışan, ağzından nefes veren arkadaşını da tepeliyoruz.

İçimizden bazıları, insanları domuz bağıyla bağlayıp diri diri kuyulara gömüyor.

Kendi kızına, kız kardeşine acımayan toplum, kime merhamet duyabilir ki?

Şiddet iliğimize kemiğimize işlemiş durumda. Bunun en büyük acısını da bu ülkenin genç kızları ve kadınları çekiyor.

Ve biz bunu görmezden gelmeye devam ettikçe de artacak.

Ne yazık ki fotoğrafımız bu.