Dünya Sağlık Örgütü “domuz gribi” alarmını en yüksek seviyeye çıkarmış. Bu seviyedeki alarma ancak insanlığı tehdit eden salgın hastalıklarda başvuruluyor. Demek ki dünya, bu soğukkanlı örgütü bile ürküten bir tabloyla karşı karşıya. Günümüzde kiminle konuşursanız konuşun herkes “yeni yeni hastalıklar” çıktığı kanısında. Büyük kitlelere göre tıp bir hastalığın çaresini buluyor, hemen arkasından yeni bir hastalık çıkıyor ortaya. Acaba bu inanış bir söylenti mi, bir boş inanç mı? Dünya nüfusunu tehdit eden yeni ölüm nedenleri yok mu ortalıkta? Gelin bu sorunun cevabını ararken bir başka olguya daha bakalım.
Amerika’da yapılan araştırmalar yeni neslin doğurganlığında yüzde 28 azalma olduğunu gösteriyor. Genç erkeklerde sperm yetersizliği, genç kadınlarda doğurma güçlüğü var. Bunu Türkiye’de de gözlemek ya da basından izlemek mümkün. Doğurganlık azalıyor. Bunun sadece biyolojik değil, kültürel nedenleri de var. Modern dünyada kent nüfusu ya çocuk istemiyor veya bir ya da iki çocukla yetiniyor. Bu bilgiyi de birinci paragrafa ekleyip bir başka fenomene daha dikkat çekelim.
Evlilik kurumu eski gücünde değil. Daha otuz-kırk yıl öncesine kadar her genç evlenip yuva kurmak ve hemen çoluğa çocuğa karışmak isterdi. Hayatın başka bir yolu yoktu önünde. Şimdi özellikle kentli genç erkekler evlenmek istemiyor, ekonomik sıkıntılar yüzünden bir kadının, bir ailenin sorumluluğunu üstlenmek zor geliyor. Cinsel ihtiyaçlarını başka yollardan karşılayabildiği için “ille de evlenme” gibi bir tutkuya kapılmıyor. Mevcut evlilikler de çatırdıyor, dağılıyor, bozuluyor. Kısacası evlilik kurumu da eski gücünde değil.
Yukarıdaki üç olguyu yani (kanser dahil) hastalıklardaki artışı, doğurma güçlüğünü ve evlilik karşıtı kültürü yan yana getirdiğinizde, aklınıza bir soru takılıyor: Acaba dünya nüfusu kendi kendini dengeleme sürecine mi girdi? Bütün bunlar inanılmaz bir hızla artan insan nüfusunu azaltmak ve dengelemek için mi? Çünkü dünya üzerinde tarihin hiçbir döneminde insan nüfusu bu kadar artmamıştı. Şimdi yedi milyara dayanan insanlık, dünyayı kirletiyor, kaynaklarını tüketiyor, doğal dengelerini bozuyor. Acaba yukarıdaki faktörlerin nedeni bu mu?
Burada ister istemez şu soru çıkıyor insanın karşısına. Yedi milyar nüfusu kapsayan bir evrensel mekanizma var mı, yoksa her şey tesadüflerle mi gelişiyor? Ben hiçbir şeyin tesadüf olmadığı kanısını taşıyorum. Düşünsenize, beş kıtada doğan çocukların cinsiyeti başlangıçta bilinmiyor, çocuk bekleyen aileler kız mı oğlan mı olacağı konusunda heyecana kapılıyorlar. Ama sonunda tarihin her döneminde denge korunuyor ve kadın-erkek oranı, yaklaşık olarak sürekli yarı yarıya oluyor. Demek ki insanlığın devamı için gerekli bir denge var.
Peki, dünya çapında kadın-erkek dengesini gözeten güç, nüfusun daha fazla artmasını niçin engellemesin? Niçin “Ey insanoğlu. Artık çok oldun. Dünya gezegeni bu kadar nüfusu ve tüketimi kaldırmaz. Bu yüzden sayını biraz azaltacağım” demesin.
Bilmiyorum bu yazıda biraz haddimi mi aştım? Gerek teolojinin, gerek bilimin sınarlarında yetkisizce dolaşmaya mı kalkıştım? Sanmıyorum. Hiçbir iddiada bulunmadan, soru sormak mümkün olmalı bence. Madem ki insanız; evreni ve yaratılışı kavramak için bilgilerimiz yetersiz de olsa aklımız soru sormadan duramıyor.
