Bir toplumda sanatın yeri neresidir, ticaretin yeri neresi? Bu iki kavram birbirlerine göre hangi mertebede dururlar?Önemli bir soru bu. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki sanki insanoğlunun almak ve satmak dışında bir derdi yokmuşçasına bir ticaret kültürü pompalanıyor kafalarımıza. Elbette önemli ticaret. Hatta insanoğlunun temel dürtülerinden biri. Küçücük çocuklar bile daha hiç bir şeye akılları ermediği çağlarda “Ben sana bilyemi vereyim, sen bana gazozunu ver!” diyebildiğine göre, alışverişin, değiş tokuşun temel bir dürtü olduğu tartışılmaz bile. Ama bu dünyada her şey de bundan ibaret değil ya! Son günlerde iki kitabı arka arkaya okuyunca, bir eser yaratanların çektiği derin acılarla, bunları pazarlayanlar arasındaki mücadele ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Perulu romancı Vargas Llosa “Cennet Başka Yerde” adlı romanında büyük ressam Paul Gauguin ile onun hiç görmediği anneannesi Flora Tristan’ın hikayelerini anlatıyor. Bir borsa simsarı iken sanat tutkusuna yakalanan ve hayatını çılgın yaratma düşlerinin peşinde koşarak Tahiti’de noktalayan ressamın hikayesi çok çarpıcı. Daha önce İngiliz romancı Somerset Maugham’ın da anlatmış olduğu bu tutkulu hayatın acıları, Van Gogh gibi başka yaratıcıların acıları ile kesişiyor. Paranın egemen olduğu iki yüzlü Avrupa ahlakından tiksinerek ilkel toplumların coşkusunu yakalamak için Tahiti’ye giden Gauguin’i açıklayan anahtar cümle şu: “Sanat dünyasında egemen olan o aşağılık züppeler tarafından yanlış anlaşılmış ve reddedilmiş biri olarak ne şimdi ne de gelecekte sahip olacağın parayı harcayıp durman\’85Ama, işte hayatta kalmıştın ya, resim yaparak, paletini o renklerle zenginleştirerek ve hayat felsefeni -her şeyi deneme hakkı- gerçekleştirip, tüm riskleri göze alarak; tıpkı büyük yaratıcılar gibi.”

Okuduğum ikinci kitap en büyük antika ve tablo satıcısı Joseph Duveen’in hayatını anlatıyor.Hollanda kökenli bu İngiliz, genç yaşlarda keşfettiği bir gerçek sayesinde çok büyük paralar kazanıyor. O sır şu: Avrupa’da sanat bol, Amerika’da ise para. O halde Avrupa’nın büyük eserlerini, Amerikalı milyarderlere satmak gerekiyor. Bu anlayışla yola çıkan Duveen, Amerikan zenginlerine resim zevkini aşılayan, onlara resmi öğreten, böylece Amerikan sanat anlayışını biçimlendiren bir kişi olarak müthiş bir üne kavuşuyor. Kitapta Duveen’in ve rakibi olan insanların çeşitli manevralarını görüyorsunuz. Bir tablo nasıl alındığının on katına satılır, müşteri hangi psikolojik tuzaklarla çok para ödemeye hazırlanır, zenginler nasıl koleksiyon ve katalog yapmaya ikna edilir, davalar nasıl kazanılır?İlginç bir adamın ilginç hikayesi.

Sonuçta paranın egemenliğinden iğrenerek Tahiti’yi giden hasta ve tutkulu Gauguin ile önce kulağını kesen, sonra karnına bir kurşun sıkarak en acılı ölüm biçimini tercih eden çılgın Hollandalı Van Gogh, sanatı zenginlere sevdiren galericiler sayesinde çok büyük bir değere kavuşuyorlar.Kendilerine hiç faydası dokunmasa da milyonlarca dolara satılıyor tabloları. Yüreklerinin kanıyla çizdikleri resimler, kimilerini zengin ve rahat bir hayata kavuşturuyor, kimilerinin de salonlarını süslüyor. Çünkü değerlerinin bilinmesi zaman alıyor, bu süreç kendi ömürler dilimleri içinde tamamlanamıyor. Ama sonunda insanlık bu büyük sanatçıların önünde saygıyla eğiliyor. Bu değer bilişte Duveen gibi insanların rolünü azımsamamak gerekir.