Önümde Başbakan Süleyman Demirel'e gönderilmiş bir mektubun fotokopisi var. Mektubu gönderen Ahmet Aras. İzmir'den yazmış. Ahmet Aras, 1991 Temmuz'unda pasaport almak için başvurmuş ama alamamış. Pasaport verilmeyişinin nedeni 1971 yılına dayanmakta. Ahmet Aras 1971'de Türkiye İşçi Partisi davasında sanıkmış. O tarihten bugüne kadar hakkında ne bir kovuşturma açılmış ne de bir suçlama olmuş. Şimdi Ahmet Aras, hakkını aramak için Başbakan Süleyman Demirel'e mektup yazıyor ve "Bu durum zatialinizin sürekli vurgulamış olduğu – suçsuz ceza ve kanunsuz suç olmaz prensibine ters düşmektedir" diyor. Bitiş cümlesi de şöyle: "Hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olduğuna inandığım zatıalinizin bu hukuk dışı durumun ortadan kaldırılıp pasaportumun verilmesi için gerekli direktifleri vereceğine inanarak saygılarımı sunarım."

Türkiye'de Ahmet Aras durumunda binlerce insan var. Yakın tarihimizin çalkantılı ara dönemleri kendilerine özgü bir hukuk anlayışıyla hareket ettiler. Bu yüzden 12 Mart hukuku, 12 Eylül hukuku deyimleri doğdu. Ve bu dönemlerdeki uygulamalara hep kuşkuyla bakıldı. Bugün ara dönemlerin bıraktığı olumsuz mirasın izleri silinmeye çalışılıyor. Siyasi bakımdan en yetkili ağızlar bu dönemlerin tasfiye edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Gelin görün ki, üst düzeyde kolayca kabul gören bu tutum vatandaş düzeyine yansımıyor. Devletin 1971 yılında kuşkuyla yaklaştığı bir kişi, 1991 yılında hala istenmeyen kişi oluyor ve Anayasal hakları elinden alınıyor. Aradan geçen 20 yıl, devletle yurttaş arasında sonsuz bir kan davası gibi sürüp gidiyor. Oysa o dönemde otuz yaşında olan bir kişi şimdi elli yaşında.

Ahmet Aras'la aynı kaderi paylaşan binlerce kişi var. Kimi yurt dışında kalmış, kimi yurttaşlıktan çıkarılmış, dönemiyor. Devletin yirmi yıllık, otuz yıllık kan davalarını unutmasını bekliyor. Ama bu istekleri gerçekleşmiyor. Bir düşünün, 1971'den bu yana neler değişti. Ne soğuk savaşın izleri kaldı dünyada, ne Berlin Duvarı hatta ne de Sovyetler Birliği. Bu yirmi yıl içinde Türkiye bambaşka bir ülke oldu. Her şey değişiyor. Ama değişmeyen tek şey var. Devletin kuşkuları, devletin suçlamaları, devletin fişleri...

Bizde pasaport eskiden beri bir lütuf ya da bir ceza gibi görülür. Takdir ettiğiniz kişiyi yurt dışına yollarsınız. Beğenmediğiniz kişiye ise, tedavi amacıyla bile pasaport vermezsiniz. Oysa bu bir seyahat özgürlüğü sorunudur. Bir insanın seyahat özgürlüğünü yirmi yıl kısıtlamanın hiçbir mantığı yoktur.

Süleyman Demirel hükümeti, şeffaf karakol duvarları vaadederek kuruldu. Hükümetin ilk uygulamalarında insan hakları ve demokratikleşmeyle ilgili olumlu adımlar atıldığını görüp, "Sezar'ın hakkı Sezar'a" dedik. "Doğrusu iyi başladılar." Ama sonunun getirilmesi ve uygulamaların yurttaş düzeyine indirilmesi gerekiyor. Yoksa halk bir gün "Sezar'dan hakkı olmayanı almak" ilkesini de hatırlar.